Ölüme Yakın Deneme

 

 

Pdf

Bir ruhsal otopsi.pdf
Ölümün ötesi Dolores Canon.pdf
Heideggerin düşüncesinde ölüm.pdf
Ölüm ve ölüm ötesi psikolojisi.pdf
Yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgi.pdf
Sümerlere göre ölüler diyarının yeri.pdf

 

Video

Near Death Experience – Yakın ölüm denemesi
Ölümden Sonra hayat var
Ölümden Dönüş Belgeseli Nat. Geographic
Ölüm Ötesi deneyim Raymond Mody
Bir medyumdan öte alem hakkında bilgiler
Ölümden sonra neler yaşanıyor

 

Aşağıdaki linki tıklayıp Yakın ölüm Denemesini izleyin

http://www.evreninsirlari.net/sayilar/127/s12.htm

 

Yayın Tarihi: 01.02.2019

 

ÖLÜM, ÖLÜME YAKIN DENEYİMLER, ÖLÜM ÖTESİ

Ölüme Yakın Deneyimlere Yeni Bir Bakış 1

Yazar : P. M. H. Atwater

Ölüme Yakın Deneyimlere Yeni Bir Bakış

Yazar : P. M. H. Atwater

Ölüme Yakın Deneyimlere Yeni Bir Bakış

 

Ölüm olarak adlandırılan fenomenin iki tarafı olduğuna inanıyorum: Biri yaşamakta olduğumuz bu taraf ve diğeri yaşamayı sürdüreceğimiz öteki taraf. Sonsuzluk ölümle başlamaz. Şu anda sonsuzluğun içindeyiz.

 

Norman Vincent Peale

 

 ÖLÜME yakın deneyimler yaşayan yetişkinler ve çocuklar, ortalama olarak, yaklaşık beş ila yirmi dakika boyunca nefes alamamış ya da kalp atışları durmuştur. İnsanların bir saat ya da daha uzun süre ölü kaldığını işitmek, en azından benim araştırmam içinde, hiç de az görülür bir durum değildi. Bazısı “gözlerini morgda açmıştı”. Beyin üç ila beş dakika yeterli oksijenden mahrum kaldığında kalıcı olarak zarar görebileceği için, ölüme yakın deneyimlerin en çarpıcı özelliklerinden

 

birini işaret etmemiz önemlidir: İnsan ne kadar süre ölü kalırsa kalsın, canlandığında beyinde genellikle ya çok az hasar görülür, ya da hiç hasar görülmez; dahası beyinde belirgin bir gelişme görülür.

 

Durum böyle olunca ölüme yakın deneyimler, beyin değişimi/ruh değişiminin birçok boyutunu ve böylesi bir şuur dönüşümünün beraberinde neler getireceğini keşfetmeyi sürdürebileceğimiz dinamik bir yol sağlamaktadır.

 

 

 

“Ölüme yakın deneyim” terimi tıp doktoru Raymond A. Moody Jr. tarafından 1975 yılında ortaya atıldı. Life After Life (Hayattan sonraki Hayat)1 adlı kitabında, Dr. Moody hayata döndürülmüş ve ölümden sonraki yaşamı anlatan hastaların

anomalisini ifade etmek için bu terimi türetmişti. Beş yıl sonra Kenneth Ring, Life at Death (Ölümdeki Hayat)2 adlı

kitabında, Moody’nin çalışmasını bilimsel olarak doğruladı. Bu iki kitap bir yol açtı ve sonrasında bu konu hakkında,

tümü aynı sekiz temel senaryo bileşeni üzerinde şekillenen araştırma raporları, kitaplar, makaleler ve spekülasyonlardan

bir bolluk oluştu.

                                                                                

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu bileşenler şunlardır:

 

1. Kendi bedeninin dışına çıkıp uçma hissi; genellikle de “terk edilen” bedenin çevresinde olup bitenlerin görülüp duyulabildiği beden dışı bir deneyim.

 

2. Karanlık bir tünel ya da boşluktan geçme ve beraberinde hızlanma hissi ya da duyumu -rüzgar işitilebilir ya da hissedilebilir.

                                    

3. Sevgi dolu bir huzur yayan inanılmaz parlak bir ışığa doğru yükselme, daha önce kaybedilmiş olan akrabaları, hayvanları, bitkileri, manzaraları ve kentleri görme olasılığı.

 

4. Dostça sesler, sevdikleriniz ve/veya ışıktan varlıklar tarafından karşılanma -ardından bir sohbet gerçekleşebilir ya da bir mesaj verilebilir.

 

5. Geride bırakılan yaşamın panoramik olarak yeniden gözden geçirilmesi; doğumdan ölüme ya da tam tersi sırayla, bazen tarafsız olmaktan ziyade yeniden yaşatan bir gözden geçirme.

 

6. Değişik bir zaman ve uzam anlayışı; zamanın ve uzamın var olmadığının keşfi.

 

7. Dünyaya dönmeye isteksizlik ama yanı sıra bir işin sona erdirilmesi, ya da bir görevin yerine getirilmesi için hissedilen zorunluluk.

 

8. Dirilmekten dolayı hoşnutsuzluk, hatta geri dönmüş olmak nedeniyle duyulan öfke ya da akıtılan gözyaşları.

 

 

 

Ölüme yakın deneyimlerin pek azı bu sekiz bileşenin tümünü içerir. Çoğu deneyim yaklaşık beş bileşeni barındırmaktadır.

Bu durum, böyle bir deneyim yaşamış olabilecek insanları yanıltır. Uluslar Arası Ölüme Yakın Çalışmalar Örgütüne (IANDS) bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde, Kanada’da ve dünya çapında IANDS Dostları aracılığıyla gerçekleştirilen toplantılara katılanlar, bu konuda önemli bir şikayeti dile getirmektedir.3 Nedir bu şikayet? Onların başlarına gelenler,

“klasik” modelle uyuşmamaktadır.

 

Bu çelişki öylesine çok insanı kapsamakta ve öylesine sık gerçekleşmektedir ki, orijinal modelin nasıl ortaya çıktığını itiraf etmenin vakti gelmiştir. Klasik model, Moody’nin ilk kitabını sansasyonel hale getirmek için medya tarafından “model” olarak kullanılan deneyimin genel unsurlarının bir bileşkesidir. Yeni yeni ortaya çıkan bu alanda başkalarının neler

yaptığından hiç haberdar olmadığımdan ve de Moody’i de çalışmasını da hiç işitmediğim için kendi çalışmam farklı biçimde oluştu. Bugün IANDS tarafından belirlendiği şekliyle, ölüme yakın deneyimin klasik tanımı şöyledir: “Gerçek ölüm anında ya da ölmek üzereyken gerçekleşen ve bedenden ayrı haldeki şuurla ilişkili olarak algılanan lüsid (berrak) deneyim."

 

Yürüttüğüm araştırmada, hiç vakit geçirmeksizin, ölüme yakın deneyimlerin dört ayrı türünü sınıflandırdım. Moody ve Ring tarafından açıklananlara benzer unsurlar keşfettim, ama bunlar sözde klasik versiyon olarak ilan edilenden farklı motifler taşıyorlardı. Her bir motif türüne, başka kudretlerin de dahil olabileceğini akla getiren incelikli bir psikolojik profil eşlik ediyordu. Çeyrek yüzyıl boyunca insanın yaşı, eğitimi, cinsiyeti, kültürü ya da dininden bağımsız olarak gerçekleştirdiğim görüşmeler, gözlemler ve analizlerde bu dört tür sürekli olarak karşıma çıktı. Beyond the Light (Işığın Ötesinde) adlı kitabımda her birini ayrı ayrı ele almak için dört bölüm ayırmıştım, burada ise bu senaryo motiflerinin bir özetini vereceğim.

 İstatistikler, ölüme yakın deneyim yaşamış 3000 yetişkin ve 277 çocuk üzerinde gerçekleştirilen bir çalışmayı temel almaktadır. Çocukların başlarından geçenler, her bir deneyim türünün açıklayıcı bir örneğini oluşturmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÖLÜM, ÖLÜME YAKIN DENEYİMLER, ÖLÜM ÖTESİ

Öte Alemleri Bilmek 1. Bölüm

Tulin, 1996 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi Jeoloji Mühendisliğini bitirdi. Öğrencilik yıllarından itibaren ruhsal konularla ilgiliydi. On iki yıl İlaç sektöründe çalıştı, en son görevi Klinik Proje Müdürü’ydü. 2005 Yılında 1. Uluslararası Parapsikoloji Konferansını organize eden ekipte yer aldı ve regresyon ile tanıştı. Dünya Regresyon Enstitüsü kurucuları Jeffrey Ryan ve Janet Cunningham tarafından regresyon eğitimi aldı ve IBRT’den sertifikalandırıldı. 2008-2011 yılları arasında Roger Woolger ve Juanita Puddifoot eşliğinde DMP (Derin Anı Süreci) eğitimlerini tamamladı

. Ağustos 2011’de Unicorn Dönüşümsel Çalışmalar adı altında Reşat Güner ile birlikte regresyon okulunu kurdu. Halen tama zamanlı regresyon uzmanı ve eğitmen olarak çalışmaktadır. Avrupa Regresyon Terapistleri Birliği (EARTh) yönetiminde yer aldı, halen EARTh Program Komitesinde

çalışmalarını sürdürmektedir. Bilyay Vakfı ve MTİA Derneği yönetim kurulu üyesi ve Başkan yardımcısıdır. Ekim 2011’de düzenlenen 4. Dünya Regresyon Terapistleri Kongresi organizasyonunu ve oturum bakanlığını gerçekleştirmiştir. Türkiye’de değişik atölye çalışmaları

düzenlemektedir.

 

Yazar : Tülin Etyemez Schimberg

Öte Alemleri Bilmek 1. Bölüm

 

 

BU YAZIMIZDA ölümü, öte alemi ele alacağız. Bize yeni bir bakış açısı getiren İlâhî Nizam ve Kâinat isimli kitabımız da temel referansımız. Her seferinde yeniden okuduğunuzda, sanki hiç okumamışınız gibi, satır aralarında pek çok ince ayrıntıyı yakalıyor ve yeniden derin anlamlarla karşılaşıyorsunuz.

 

 İlâhî Nizam ve Kâinat’da özellikle ölüm ötesi, öte alem, spatyom diye adlandırıldığımız bu kavramların nasıl geçtiğini göstermek istiyorum ve aynı zamanda bazı noktaların altlarını çizmek istiyorum.

 

            Yaşamda iki temel gerçeklik var; biri doğum biri de ölüm. Şu anda gerçeklik diye yaşadığımız dünya baktığımız bakış açısına göre değişiyor.

Öyle anlar var ki rüyalarda daha derin bir gerçeklik içinde oluyoruz. Uyandığımızda hangisi gerçek hangisi rüya şaşırıyoruz. Belki de şimdi başka bir şeyin rüyasındayız. Bu da olabilir. Son zamanlarda yapılan sinema filmleri de bu konuda ilham verici noktalar işlendi.

 

            Kitapla birlikte gelen bilgilerden dana derin bir şekil de anladık ki bu yaşamımız varlığımız için çok önemli, bizim için çok gerekli bir süreci var. Ve bu sürecin tamamlanması gerekiyor.

 

            Normalde günlük faaliyetlerimiz sırasında, olayların içinde yaşarken günlük şuurumuzun çok fazla fark etmediği, kaçırdığımızı düşündüğümüz pek çok şey oluyor. Gerçekten anda olmuyoruz,  gerçekten o anı idrak etmiyoruz, farkına varmıyoruz. Ama bir şekilde  bize hala gelen etkiler var. Hem ruhsal dünyadan gelen etkiler var, ruh aleminden gelen etkiler var ki ne oldu İlâhî Nizam ve Kâinat bize ruh ve beden ilişkisini, madde ilişkisini çok güzel ortaya koydu.

 

            Bilim adamları hala daha ölen bedeni, beyni tarta dursunlar -hani 21 gramı yakaladık yakalamadık- kitap açıkça söylüyor; ruh bedenin içerisinde değil. Alem olarak baktığımız zaman da, ruhsal olarak da düşündüğümüz pek çok şeyde ruhsal değil. Ama bir tesir mekanizmasıyla ruhun göndermiş  olduğu asli tesirle ortaya çıkan varlıklar silsilesi, planlar var. Varlığın insan oluncaya kadar geçirdiği aşamalardan, geçmiş yaşamlardan ve sevgi planına ve oradan vazife planına doğru giden süreci çok güzel netleştirdi.

 

            Önceden ruh diye bu beden ötesi mevcudiyetimizi ifade ederken, şimdi aslında bu beden ötesi mevcudiyeti “varlık” olarak ifade etmemiz gerektiğini anladık. Ruhsal varlığım dediğim zaman dahi bir bakıyoruz ruhsal varlığımız dediğimiz sürece gidinceye kadar bile arada pek çok maddesel

boyutlar var. En ruhsal dediğimiz şeyin dahi madde olduğunu öğrendik.

 

            Maddenin özelliği tesir almadığında hareketsiz olması ve tesir aldığında ise ona cevap vermesi. Varlık geliştikçe maddeye aktardığı tesir gelişiyor, madde tesiri alıp geliştikçe varlığın gelişmesi için zemin hazırlıyor.

 

    

 

       Kıyas bilgisi kavramı zihinlerde pek çok şeyi netleştirdi. Bizim bütün oluşturduğumuz sistemlerin temel taşları yerine oturdu. Bir kıyas bilgisi ve bu kıyas bilgisiyle yani varlığın kıyaslayarak öğrenmesinden oluşan süzgecinden oluşan bir değer farklanması...

 

            Her birimizin bir el parmaklarımızın izleri bile aynı değil. Örneğin, ben havaalanında görüyorum değişik cihazlar gözünüzü yaklaştırdığınızda “Bu Tülin’in gözü” diye sizi tanıyor, güvenlikten öyle geçiriyor. Gözünüz, parmak iziniz ya da avuç içiniz ya da astroloji haritanız bile herkesin kendisine özgü.

Bu farklanmalar şöyle bir an içerisinde de oluşmuyor.  Sadece genetik de değil dinamikler; olaylar, geçmiş hayatlar, atalar, ataç varlıklar, varlıksal ihtiyaçlar, süreçler bu dinamikte yer alanlardan bazıları.

 

            Peki ölümün arkasından neler oluyor? Ölüm dediğimizde, fiziksel bedenimizi terk ettiğimiz, artık son nefesimizi verdiğimiz, son kalp atışımızın gerçekleştiği ve bu beden maddesini bıraktığımız anı nitelendiriyoruz. Ölüm ardından bizim varlığımız aslında ne yapıyor? Daha serbest bir boyuta

geçiyor. Ölümün tam o andaki tanımını burada İlâhî Nizam ve Kâinat belirtmiş. “Beden ölünce ne olur? Beyin hücrelerinin varlıkları, bedenlerini, yani enkarne oldukları beyin hücrelerini terk ederler, fakat dağılmazlar. Çünkü artık bedeni terk etmesi icap eden varlık onlar üzerindeki tesirini bedeni

bıraktıktan sonra bile kaldırmaz.”

 

    

 

   Demek ki, bizim bedenimizde bir tesir örgüsü var. Bizim varlığımız, gerçek ruhsal varlık beden içerisinde değil. Aynı bir endüksiyon tarzında tesirle maddesel bedeni yönetiyor. Ona tesir yolluyor. Aynı bir elektrik akımı gibi, akım olduğunda hayat var. Ama fişi çekince yani tesir akımı bitince canlılık da sonlanıyor.

 

            Bakın beyin hücrelerindeki varlıklardan bahsediyor. Yani aslında müthiş bir organizasyon var. Şu bedenimizin içerisinde biz sadece tek olduğumuzu düşünüyoruz. Oysaki beyin hücrelerimizde bizim beynimizdeki sinyalleri, oradaki değerlendirmeleri ve orda oluşan etkileri kodlayan, onları yönlendiren, gelen tesirleri zihne aktaran yapıyı kontrol ediyor.

 

            Varlığın tesirlerini bize aktaran en güzel yol rüyalarımızdır. Rüyaların da değişik çeşitleri var. Bilinçdışı rüyamız vardır, o gün olanlardan etkilendiğimiz şekilde rüyalar... Aynı zamanda işte bedenimizin yarattığı çok yemek yiyip de yatmışız bedenin gönderdiği sinyaller var. Bir de ruhsal

dünyanın göndermiş olduğu daha yüksek tesirler var. Bütün bunlar aslında nasıl oluyor? Beyin hücresi varlıkları tarafından alınarak onlar tarafından değerlendiriliyor ve bize aktarılıyor.

 

            Ve ne diyor? Beden ölmesine rağmen bu varlıklar ne yapmazlar; dağılmazlar ve bir süre varlıklarını devam ettirirler. Bunu en iyi nerede görüyoruz? Regresyon çalışmalarında geçmiş yaşamlara gittiğimizde kişiyi ölüm anına götürürüz. Ve ölüm anına gittiği anda işte son duygusunu ve son düşüncesini sorarız.

 

            Şu dünyada neyi bitirmemişsiniz, ne yarım kalmışsa bunu taşıyorsunuz.  Ve bitirmediğimiz işler bizim o ölüm anındaki son noktada duygu ve düşünce olarak toparlanıyor. İşte beyin hücresi varlıkları bütün pişmanlıklarınızı, yarım bıraktığınız, yapamadığınız ne varsa bunları tutuyor, saklıyor.

 

            Yarım kalan, yapamadığım veya bitiremediğim şey ne demek? Ancek bir şeyi yapmayı planladıysam  onu yarım yapma ya da yapmama gibi kavramı olmuştur. Demek ki planlanan bir süreç var burada. Ve aynı zamanda ne oluyor? Beyin hücresi varlıkları bu tesirleri kaldırmıyorlar. O varlıkların manyetik alanlarına göndermeye devam ediyorlar.

 

            Spatyomun  ilk zamanlarında bir varlığın kendi ruhundan gelen tesirler dışında da yukarıdan, aşağıdan ve çevreden gelen bütün tesirler ve bağlantılar kesiliyor. Aşama aşama baktığımızda şunu görüyoruz. Öncelikle ölümle birlikte varlığımız  da bir serbest kalma var. Ruh bedenin içerisinde

değil, özgürleşen ruh değil. Varlık serbestleşiyor ama varlığın serbestleştiği şey nedir? Bedenin günlük tesirlerinden beş duyudan serbestleşiyor.

 

 

 Bedeniniz fiziksel bir acı taşımıyor. Karnınız artık  acıkmıyor.

 

            Yaşadığımız zaman bedenin belli bir duyu alma kapasitesi var. Gözümüzün belli bir görme alanı var ve görme alanındaki o değerlendirmeleri o alan içerisinde yapıyoruz. Ölümle birlikte bütün bu algılar kesilmiş oluyor. Aynı bir endüksiyon bobininde meydana gelen durum gibi, manyetik alanlarla sağlanan etkileşim ölüm anında dünyadan gelen tesirlere karşı kapanıyor. Ruh ve maddenin iç içe olmadığını ve evrende meydana gelen hareketin asli tesirin ünite’den süzülmesiyle ve madde içine yayılmasıyla meydana geldiğini kitap ile birlikte öğrenmiş olduk. Her kademede bir

 

 

 

 

varlıksal görünüm söz konusu. Beynin dahi her bir hücresinin varlığı olduğu anlayışı bize varlık hakkında çok geniş bir perspektif getirdi. Pek çok şey daha derinden açıklıyor.

Yaşamın hafızasının -beynin değil- nasıl da kaydedildiğini ve yok olmadığını, beyin hücrelerinin fonksiyonu ile anladık.

 

            Artık varlık dediğimizde öte alemden görünen ölü varlıklar ya da uzaylı varlıklar diye algılamıyoruz, ne yapıyoruz bir kere kavramlarımızın içerisinde varlık kavramımız çok daha genişliyor. Demek ki bizim içimizde beynimizde öyle sistemler ve sistemlere öyle tesir eden varlıklar var ki beyin hücrelerimizi daima yönetiyor, yönlendiriyor. Ve gelen tesirleri alarak sanki bir işlemci gibi çevirmesini sağlıyor.           

 

Eğer biz dünyadaki tamamlamamız gereken birtakım şeyleri tamamlayamamışsak; örneğin en temel gene İlâhî Nizam ve Kâinat’ın öğrettiği, açıkladığı şeylerden birisi, vicdan konusunda birtakım şeyleri daha sindirememişsek, biraz daha sabrı öğrenememişsek, sevgiyi tam olarak deneyimlememişsek,

planlarımızdan belli bir noktada vazgeçtiysek, insanlık aşamasını bitirmiş olmuyoruz ve sevgi realitesine direkt geçemiyoruz. O zaman tekrar dünyaya gelme durumu doğuyor.

 

            Fiziksel olarak bedenimizi terk ederek bu dünyadaki aldığımız şeyleri nasıl değerlendiriyoruz, nasıl bir süreç geçiriyoruz ve tekrar dünyaya gelmeye nasıl hazırlanıyoruz? Zaten burada işimiz bittiyse tası tarağı topladıktan, enerjileri ve döngüleri aldıktan sonra ne yapıyoruz? İdrak farklanmasına göre oluşan bu süreyi kısaltabiliyor ya da uzatabiliyoruz ve yarım kalan işlerimizi bitirmek üzere de buraya geliyoruz. Kitapta da dediği gibi, “Bir insan idrakinin, insanlığa ait üst sınır çizgisine varabilmesi için geçirmesi gereken hayatların miktarı, bir sürü özgürlükler ve sınavlar yüzünden her ne kadar kesin olarak söylenemezse de bunun ortalama 500-700 bedenlenmeyle sınırlı olduğu bir olgudur. Bu rakamın kesin olarak söylenememesi de gayet doğaldır. Nitekim, düzgün ve planlı olmasına rağmen insanın bir tek hayatının bile yazgı zorunlulukları yüzünden ne kadar devam edeceğini kesin olarak ifade etmek mümkün değildir. Yine aynı sebeplerden dolayı insanların planlarını uygularken, ne zamanda hangi gelişim kademelerine ulaşacaklarını da çok öncelerden kestirmek olanaksızdır. Çünkü burada varlığın çabalarının -kendisine tanınmış bazı özgürlükler sonucunda- onun eline bırakılmasıyla, o çabaların yazgı planınca takdir edilecek sonuçlarının daima değişebilmesi bu olanaksızlığa sebep olmaktadır.”

 

            Demek ki tek bir hayatın içinde dahi oluşturacağımız idrakler yaşam süremizi etkiliyor.

 

            İnsan varlığı ölüm olunca ne oluyor? Ölüm meydana geldiğinde gelen tesirlerden soyutlanıyor, yani bütün şalterler kapatılıyor. Ve bunun da çok önemli bir sebebi var. Bize gelen tesirleri söylemiştik, hani o rüyada nasıl geliyorsa tesirler, biz birbirimize şu anda tesir veriyoruz. Öte alemden işte varlıklardan tesir alıyoruz, güneş sisteminden tesir alıyoruz, yıldızlardan tesir alıyoruz, şu andaki manyetik alanlardan tesir alıyoruz ve bu süreçte ne oluyor, ölümle beraber bütün bu şalterler iniyor ve varlık tamamen tesir mekanizmasına kapanıyor. Yani her şey kapandı. Bunun önemli bir sebebi var bizim hayat planı uygulamamızı yapabilmemiz için önce kazandığımız şeylerin muhasebesini yapmak, bunu da tamamen sindirmemiz gerekiyor. Burada  Ölüm anıyla birlikte, bu bütün tası tarağı ortaya koyduğumuzda tüm deneyimlerimiz içerisine bakıyoruz, hayat deneyimimiz içinde kazandığımız şeylerin muhasebesini yapıyoruz ve ondan sonra bütün bunları sindirme sürecine geçiyoruz. Ve arkasından kendimize mal etme, yani varlığa mal etme, hani o bizim değer farklanmamızı yaratacak şekilde varlığımıza geçirme sürecine geçiyoruz; ki geçmiş yaşamların ve en son yaşamımızın kıyaslanması, muhasebesi sonucu elde edilen, süzülen bilgiler öz bilgiler olarak adlandırılıyor.

 

 

            Bir yaşam bilgisi ne kadar kendi varlığınıza işlemişse, ne kadar siz onu deneyimlemişseniz, köküne kadar onun içine girmişseniz o kadar sizin varlığınıza dahil oluyor. Bazen bir olayı kişi bir kere yaşadığında onu anlar, idrak eder. Bir diğeri de on kere, yüz kere yaşadığında kafasına işlemez.

Yukarıda da belirtiğimiz gibi, dünyada insanlık realitesine, olgunluğa ulaşmak öyle kolay kolay oluşacak, birden başmakları atlanacak bir şey de değil. 500 ile 700 kere dünya üzerine

 

bedenlenmelerden bahsediyor. Yani düşünün, kimi zaman anne karnındayken bir hücre olarak, döllenmiş bir yumurta olarak, iki aylıkken düşerek, kürtaj olarak ya da annemizin karnında ölerek,

 

 

kimi zaman 80-90 yıl yaşayarak, kimi zaman gençliğinde veya üç yaşında ölerek deneyimler yaşıyoruz; o kadar bir çeşitlemesi var ki olaylar döngüsünün…

 

            Bize gelen bu bilgilerle regresyondan gelen bilgiler gerçekten örtüştü. Sadece insan bedenindeki hayatları değil, İlâhî Nizam ve Kâinat aynı zamanda beyin hücrelerini anlatıyor. Beyin hücreleri bu işleri yapa yapa öyle bir duruma gelirler ki bir insan organizasyonunu yönetebilir ve insan formunda da doğabilirler, diyor. Aynı şekilde taş ve maddeden nasıl bitkilere, bitkilerden hayvanlara geçen, arkasında evrende bir insan organizmasını yönetecek seviyeye kadar başka düzlenmelerde geçirilen deneyimlerden -bir silsileden- bahsediyor. Biz bunları önceden çok fazla bu kadar net çerçevelerle çizmezdik. Özellikle Hint inancında da vardır -tenasüh de denir- hani cezalandırılmak için hayvan olarak tekrar doğmak...

 

EĞER biz ölenin arkasından hayatımızı yaşamıyorsak, hayatımızda engeller oluşturuyorsak -özellikle bu eşlerin ölümünde çok yaşanır- hayatta kalan eş bütün sistemlerini kapatır. Aslında bu izalasyonun dünyada da gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Sistemleri kapatıyoruz, ondan sonra da açacağız diye uğraşıyoruz. Halbuki ölümden sonra ölen kişi için bir gereklilik dolayısıyla sistem kapandı ki rahat rahat bu bilgileri sindirelim.

 

            İlâhî Nizam ve Kâinat’ın ifadesiyle “Derin ve esaslı denetim ve muhasebe” yapılıyor. Sistemler kapandı; önümüze tüm yaşamı ve topladığımız bilgileri, deneyimleri koyduk; aynı zamanda yapılan esaslı da bir denetim var. Neyi denetlemiş oluyoruz? Varlık kendi kendine neyi denetliyor? Ne yaptık, nereden nereye gittik? Planladığım neydi, uyguladığım neydi? Bir hayat planımız, bir hayat amacımız var. Kendi kafamıza göre gerçekleştirmiyoruz tüm deneyimlerimizi.

 

            Bu süreçler nasıl gerçekleşiyor? O kadar kolay kolay kendimize göre yapmıyoruz bu süreçleri. Ve mutlaka bize dışarıdan -dışarı dediğimiz de yine kendi varlıksal sistemimizden- gelen yardımlar var. Yani alıyoruz çeteleyi; bunu yaptım bunu yapamadım. Bunu planlamıştım, bunu gerçekleştiremedim.

 

            Diyelim ki, İstanbul’dan Ankara’ya gidecektim. Yolda canım kebap istediği için Bolu’da takıldım. Bolu’ya kadar gittim, Ankara’ya kadar gidemedim. Halbuki planımı Ankara’ya gitmek üzere yapmıştım. Ankara’ya gidememiş olmamın muhasebesini yapıyorum.  Bu kadarını yapabildim bu kadarını da gerçekleştiremedim.

Sevgiyi ve vicdanı deneyimlemek için diyelim özürlü bir çocuğum oldu… Çocukla sevgiyi yaşayacaktım. Kendimden karşılıksız vermeyi deneyimleyecektim. Bu planı yaptım varlıksal olarak doğmadan önce. Ama ne oldu baş edemedim, boşandım, verdim çocuğu annesine gittim. Ne oluyor, kişi o sorumluluğu kaldıramıyor. Ve orada ne yapıyor, her varlığın seçimi başka bir sonuç yaratıyor. Bu yaşanan o özürlü çocuğun da ihtiyacı olabilir. Belki de anne terk etti gitti, babaya kaldı. Ya da her ikisi birlikte bırakıp gittiler. Çocuk yetimhaneye veya bakım evine ya da akrabalara kaldı. Ne oldu? Bütün herkes için bir sınav yaşandı, bir olay meydana geldi. Ve bunu gören biz, gözlemleyenler için de aynı şekilde bir deneyim oluştu.

 

            Televizyonumuzu açıp pek çok olay görüyoruz. Olaylar karşısında bizim de aynı şekilde vicdanlarımıza tesirler oluşuyor. Sistem kapandığında savunma mekanizmaları ortadan kalkıyor ve varlık kendi muhasebesi ile gerçekten baş başa kalıyor.

 

            Bir başkası sizin adınıza bu hesabı, muhasebeyi tutmuyor. Siz kendi varlığınızla bununla muhatap kalıyorsunuz. Bedensel sistemde sahip olduğumuzu,

egoya bağlı olan savunma mekanizmalarımız ve akılda devrede olmadığı için de vicdan doğrudan deneyimle yüzleşiyor.

 

            Diğer yaşamlardaki deneyimlerle birlikte bir kıyaslama oluşuyor. Kıyas bilgilerimizin uygulamasını yapıyoruz. Vicdan savunma mekanizmalarından serbestleşiyor.  Yani biz aslında şu anda serbest bir vicdana sahip değiliz. Ve bu beden içinde serbest bir vicdanımız yok. Azıcık bir kalbinizin ucu yanar gibi olurken hep o kanalı değiştirerek ay dinlemeyeceğim şimdi bunları, diyoruz. Vicdanın sesini uzaklaştırıyoruz. Ve ondan sonra başka bir şeye geçiyoruz. Tesirleri hemen

 

 

 

 

 

değiştiriveriyoruz. Vicdanımız serbest olmadığı için çok güzel kapatabiliyoruz.

 

            Tüm bunların sonucunda, ölüm sonrasında, gerçek muhasebe ve kıyaslamalar sonucu açığa çıkan bilgilerin sonuçlarını öz varlığınıza aktarmak üzere bir fırsat

elinize geçmiş oluyor.

 

            Ölen varlığa tesirlerin gönderilmemesini sağlayan da vazifeli varlıklar. Bizimle ilgili vazifeli varlıklar ölümümüzün gerçekleşmesinden, beyin varlıklarından tutun da bu sürecin yaşanmasından sorumlu. Onların da planı ve vazifesi de bizi gözetlemek. Bizim bu süreci geçirmemize yardımcı olmak. Her yapılan fonksiyon onlarında değer kazanarak başka bir seviyeye, başka bir değere geçmelerine yardımcı oluyor. Yüce planların tam bir denetimi altında süreç gerçekleşiyor.

 

      Peki tesirler kesilince ne oluyor buna biraz daha devam edelim. Zorunlu olarak kendimizi var olan imgeler ve bunların izlenimleriyle baş başa kalıyoruz. Eğer bir kişi öldüğü anda cehennemde yanacağını düşünüyorsa ve de onun vicdanında buna suçlu olduğunu düşündüren bir şey varsa cehennem imgeleriyle karşılaşıyor.

 

            Cennet ve cehennem de bizim imgesel olarak sistemimizde mümkün. Eğer çok sevap işlediğini düşünüyorsa bir anlamda o yarattığı cennet imgesi içinde kalıyor.

 

Günahkar olduğunu ve hata yaptığını düşünüyorsa o cehennem imgesi içinde, vicdan azabı içinde kalıyor. Burada da şöyle bir şey var ki bu imgelerin hiçbiri sonsuza kadar sürmüyor; yani sonsuza kadar cennette ya da cehennemde değilsiniz. Fark etmeyle, o süreç içerisinde bunu anlamayla ve sindirmeyle değişen bir süreç başlıyor…

 

            Regresyon vakalarımda çok karşılaştığım şeylerden bir tanesi şimdi vereceğim örnekte de var. Bir bayan danışan bu hayatta kendisini boşlukta hissediyordu.

 

            Peki varlık dünyaya gelmek istemiyorsa bu ne anlama gelir? Geçmişte öyle bir tecrübe yaşar ki o tecrübeyi burada tekrar yaşamak istemez.

 Bu noktada şöyle bir yönlendirme yaparız, “Peki bunu istememene sebep olan yere git.” Örneğin, bu vakada kendisini özürlü ve yatalak olarak bir hayatta buldu. On

 yedi yaşında felç geçiriyor seksen yaşına kadar yatakta hastane köşesinde yaşıyor. Ne anne ne baba var, hiç kimse yok. Zaten hiç kimseyi de istemiyor. Ve bakın şöyle diyor: “Seni ziyarete gelen var mı?” diyorum. “Yok hiçbirini görmek istemiyorum.” Ve çok uzun bir süre devam ediyor. “Olduğum yerde çürüyorum, ruhum çürüyormuş gibi, içimde öfke patlamaları var, patlamak istiyorum. Hayalimde bütün insanları öldürüp yıkıyorum, dünyayı, her şeyi parçalıyorum.”

 

            Yatalak durumda zihinden geçenleri sordum, şöyle diyor: “Şeytanı şimdi daha iyi anlıyorum. Bu düzene karşı çıktığını daha iyi anlıyorum.”  Danışanı o yaşamda ölüm anına götürüp en son duygu, düşüncesini sordum. Son düşüncesi, “Şu şeytan gelsin ve beni alsın artık; ona hayranlık duyuyorum.” Ve öldüğünde bedenden tam çıkamıyor, ayrılamıyor. Bağlı kalıyor. O kadar süre yatakta yatalak olmasına rağmen bedenden çıkamıyor. Aynı şekilde sanki bedendeymiş gibi devam

 ettiriyor ve ölünce de diyor ki, “Ölünce değişen hiçbir şey yok.” Nasıl yatalakken kafasında her şeyi parçalıyordu, yakıp kesiyordu, aynı şekilde devam ediyor.

“Bedendeki kızgınlığım bir süre daha devam ediyor, sanki yolumu kaybetmiş gibiyim.”

 

            “Bir şeylerin değişmeye başladığı ana git,” diyerek o süreç içerisinde danışanı ilerletiyorum. “Tepemin üzerinden bir şey çekiyor beni ışığa. Ben oraya geçmek istemiyorum. ‘Boşuna direnme geleceksin,’ diyorlar. Gelmeyeceğim sizden nefret ediyorum, iyilikten nefret ediyorum. Bana iyilik yaptıramayacaksınız.

‘Orada çöplükte mi kalacaksın,’ diyorlar. Evet çöplükte…” diyor.

 

            Orayı tarif etmesini istiyorum. Diyor ki, “Çok kötü, çok pis…” Bakın burada kendi izlenimleri ile karşı karşıya. Kendi çöplüğünde ve kokuyu dahi alıyor. Ve o imgeler içerisinde, orada gerçekmiş gibi yaşıyor ve soruyorum: “Ölü olduğunun farkında mısın?” “Evet, farkındayım,” diyor. Ölü olduğunun, bedeni bıraktığının farkında,  bir süre sonra şunu söylüyor: “Şeytan gelmedi beni yalnız bıraktı, beni o da terk etti. Gelmedi.” Bir hayal kırıklığı oluşuyor ve sonra bakın ışıktakiler arada gelip

 

 

 

yokluyorlar. “Ben şeytanı görmek istiyorum, diyorum  onlara. ‘Seni kandırdık öyle bir şey yok’ diyorlar. Çok sinirleniyorum, gücüm olsa hepsini yok edeceğim.”

 

            “Bir şeylerin değiştiği bir ana git,” diyorum tekrar. Ve devam ediyor: “Kocaman kara delik yaratmak istiyorum, onu patlatmak istiyorum, Tanrı diye bir şey yok.” Tanrısal olan sisteme karşı tepkisi geliyor ve ondan sonra bakın ne diyor  “Sonsuza kadar bunu hayal edebilirim.” Sonsuza kadar orada evrende kara delik, açtığını ve patlattığını imgeliyor. Biz kendimizi orada -ölüm sonrasında- bıraksak, vazifeliler bizi burada bıraksalar, sonsuza kadar var olan imgelerimizi döndürebiliriz.

 

 

            Bu örnekte de olduğu gibi danışan o hayatta öldüğü anda evreni patlatıyordu. Sonsuza kadar patlatabilir, kara delik yaratabilir. Varlığın bu alanda vazifeliler tarafından yönlendirilmesinin

 

 

bir anlamı var. Kendi kendine onun içerisinden çıkamıyor. Sonsuza kadar bu döngü, bu imgelerin içerisinde kalmaya devam edebilir.

Ve ondan sonra tekrar bir şeylerin değiştiği ana git dediğimizde “Yine bana gel diyorlar ışıktakiler, ‘gel biraz dinlen’ diyorlar. Sonra tamam diyorum. Biraz dinleneceğim.”

 

            Bakın ne oldu, direnci kırılmaya başladı. Ondan sonra “Biraz alış buraya, istediğin zaman gidebilirsin,” diyorlar. Sistem ne kadar güzel onu oltaya almış.

 “İstediğin zaman gidebilirsin, gel biraz dinlen.” “Aşağıda bir şey yapmam lazım. Aşağıda parçalanmış olan temizlemem gereken bir şey var, sonra yeniden gelebilirmişim,” diye söylüyorlar. Yani parçaladığı bu şeyleri tamamlamak için de  tekrar oraya dönmesi gerekiyor. Yavaş yavaş sufle veriyorlar ona. Ve arkasından o kendi döngüsünün içinde devam ediyor.

 

            Bu danışanımla “Bu özürlü hayatın da sebebine, kökenine git. Niye böyle özürlü hayatın oldu?” dediğimiz zamanda çok fazla katliam yaptığı, çok fazla kişiye kötülük yaptığı kesip biçtiği barbar bir hayata gitti. Ve onun öncesine, “Bu şekilde barbar olmana sebep olan hayata git” dediğimizde annesinin, o çok küçük yaştayken gözlerinin önünde tecavüz edildiği ve öldürüldüğü bir sahne ile karşılaştı. O da küçük çocuk olarak intikam yemini ediyor, annesinin öcünü almak için

güçlü olmaya karar veriyor. Barbarlar, çocukları toplayıp alıp götürüyorlar ve kendileri gibi yetiştiriyorlar. O da intikam hırsıyla daha da kötü, daha da güçlü olmak için onlar gibi olup aynı şeyi yapmaya başlıyor. Bu intikam öyle bir hayatta yetmemiş, birkaç hayatlar boyu devam etmiş.

 

            Sonra tecavüz edilip öldürülen anneyi çağırdık. Anne “Şu intikamı da biraz abartmadın mı?” dedi. “Tamam intikam alacaktın da, biraz abarttın.” Bakın bitmemiş işlerin etkisi hayatlar boyu devam edebiliyor. Elbette, bütün bu deneyimlerin daha da üzerine çıktığımızda, daha yukarıdan geniş bir farkındalıkla baktığımızda da danışan şunu ifade etti: “İyi hayatlarda yaşamışım kötü hayatlar da yaşamışım. İyilik de yapmışım kötülük de yapmışım ve bu özellikle felçli geçirdiği

yaşamda bütün bunları nötrlemek içindi.”  Buradaki enteresan nokta felçli bir hayatı nötrlemek için kullanıyor varlık. Oysa biz düz bir noktadan baktığımız zaman ne diyoruz? “Ne kadar zavallı, yani kız hastane köşelerinde kalmış, anne baba da hastane köşelerinde bırakmış gitmiş.” Ama işin diğer tarafına baktığımızda başka bir sistem kendisini tamamlıyor.