Pdf

Asılanlarda Beyinlerindeki değişim.pdf
Unutmanin kitabi.pdf

 

Video

Anılar silinir mi?
Sahte Hafıza Sendromu

 

 

 

Yayın Tarihi: 01.08.2019

 

      Bu sayımızda Okuyacaklarınız :

 

Anılar Beyinden Zamanla Siliniyor mu

Unutma Sanatı

M. L. Guild

Çeviren: Işık UÇKUN

 

Şüphesiz herkesin geçmişte kalmış, ‘Keşke yaşanmasaydı’ diyerek unutmak istediği birçok anısı vardır. İşte bu acı yaşanmışlıkların beyinden silinip silinemeyeceği yıllardır bilim adamlarının en önemli araştırma konularından biri. Reem Nöropsikiyatri Merkezi’nden Uzman Nörolog Mehmet Yavuz, geçmişteki acı hatıraların etkisini azaltma konusunda tüm merak edilenleri anlatıyor…

 

 Ön bellek ve ana bellekten oluşan beynimizde, önemli olmayan bilgiler ön bellekte kayıtlanır. Örneğin bir defaya mahsus gerekli olan bir telefon numarasını ön bellek

10 dakika için depolar ve daha sonra bu bilgi bir daha hatırlanmaz. Önemli bilgilerse ana bellekte depolanır. En son bilgiler en üstte, ilk öğrenilenlerse en altta kayıtlanır

 ve böylece hafıza katmanları oluşur. En üst katmanda depolanan en son bilgiler daha kolay hatırlanır.

 

Travmatik Olaylar Sosyal Hafızada Depolanıyor

 

Yaşanan acı hatıralar hem ana belleğe hem de sosyal hafızaya kayıtlanır. Sol prefrontal bölge psikolojik dünyamızın da merkezidir. Acı hatıralar aynı zamanda sosyal

hafızaya da kayıtlandığı için, psikolojik ruh hallerimizi ve davranış tarzlarımızı da yakından etkiler. Bu nedenle travmatik olaylar depresyon, panik atak ya da diğer

psikolojik bozukluklara neden olabilir. Bazen de sosyal hafızaya kayıtlanan acı olaylar, ana bellekte çoktan hafıza katmanlarının arasında kaybolup unutulduğu halde

 bedensel dille hatırlanır. Kişi, geçmişindeki acı travmayı tamamen unutsa bile sosyal hafıza zaman zaman hatırlayabilir. Böylece panik atak ya da diğer psikosomatik

bozukluklar ortaya çıkar.

 

Acı Hatıralar Davranış Bozukluğuna Yol Açıyor

 

Sadece ana belleğe kayıtlanan acı hatıralar, zamanla etkisini kaybedip unutulur ancak sosyal hafızaya da kayıtlanmışsa bilinçaltı dünyamıza da yerleşmiş olur. Olumsuz

sosyal hafıza kayıtları ya sürekli bilinçli üzüntü haline ya da bilinçaltının yönettiği çeşitli davranış bozukluklarına neden olur.

 

Psikopatlarda Sosyal Hafıza Çok Zayıf!

 

Anti sosyal kişilik bozukluğu (psikopat) olanlarda sosyal hafıza çok zayıf olduğu için travmalardan psikolojik etkilenme yaşamazlar. Bu nedenle korkusuz ve

duygusuzdurlar.

 

Aşk Acısı da Hafızadan Silinebilir mi?

 

Eğer tıbbi olarak ön frontal lobdaki sosyal hafızayı silmek mümkün olabilirse, travmatik hatıralar hatırlansa bile acı ve üzüntü tablosu yaşanmayabilir. Olay sadece

hafızada olmasıyla kalır ve rahatsızlık vermez. Bu başarılabilirse, aşk acıları da tarihe karışmış olacak. Ancak burada unutulmaması gereken husus, acı hatıraların tamamen

 hafızadan silinmesi değil, acısız hale getirilmesidir.

 

Anıları Acısız Hale Getirmek Mümkün mü? Bu kısmen de olsa mümkündür. Günümüzde bilinç altını temizlemek için hipnoz, EFT, NLP, meditasyon gibi birçok yöntem

 kullanılıyor ancak bunların etkinliği şüphelidir. Kuantum olumlama tekniklerinin daha etkili olduğunu belirten Dr. Yavuz, bu yöntemlerin hiçbirinde beyne dışarıdan

herhangi bir müdahale olmadığını vurguladı. Bilinçaltını temizlemede en etkin yöntemin Manyetik Stimülasyon, yani TMS uygulaması olduğunu hatırlatan Dr. Yavuz, bu teknikle acı hatıraları kısmen de olsa yatıştırabildiklerini belirtti.

 

TMS Tedavisi Beyne Zarar Vermiyor

 

Beynin sol ön bölgesine uygulanan TMS seansları, sosyal hafızayı resetleyerek psikolojik olarak kişiyi rahatsız etmeyecek pozisyona getirmektedir. TMS tedavisinin

somut bir tedavi olup, manyetik bir aparat aracılığı ile direkt baş bölgesine uygulandığının altını çizen Dr. Yavuz bu tedavinin beyne zarar vermediğini belirterek sözlerini

 tamamladı.

 

Çoğu insan 2-3 yaş öncesinde başından geçenleri hiç anımsamaz ve daha sonraki birkaç yılda yaşadıklarıyla ilgili izlenimleri de en iyi koşullarda bulanıktır. Tıpta

çocukluk amnezisi adıyla bilinen bu olgu son derece yaygın bir durum olmasına karşın, çocukların başka açılardan olağanüstü bir öğrenme yeteneğine sahip oldukları

düşünüldüğünde oldukça kafa karıştırıcı da olabilir.

 

İnsanlar yaşamlarının ilk birkaç yılında yürüme, konuşma, farklı yüzleri tanıma gibi karmaşık becerileri edinir. Ancak erişkinlik döneminde çocukluklarında yaşadıkları belli

olaylarla ilgili anılar belleklerinden silinip gider. Sanki birileri kişinin yaşamındaki o ilk sayfaları yırtıp atmıştır!

 

Peki, çocukluk amnezisine yol açan nedir? Yaklaşık bir yüzyıldır bilim insanlarının kafasını kurcalayan bu soruya sonunda akla yatkın kimi yanıtlar getiriliyor.

 

Sorunu ilk kez 1898’de ciddi anlamda araştırmaya koyulan Fransız ruhbilimci V.Henri ile meslektaşı olan eşi, erişkinlere yaşamlarının en erken dönem deneyimleri

sorulduğunda verilen örneklerin ortalama yaşının 3 yılın biraz üzerinde olduğunu gördü.

 

Daha sonra yapılan çok sayıda araştırma da bu bulgulara destek veriyor, insanların yaşamlarıyla ilgili ilk anılarının ortalama 3-3.5 yaş dönemine denk geldiğine işaret

ediyordu. Ancak insanlar arasında çok büyük farklılıklar da söz konusuydu: Kimileri görünürde 2 yaş öncesini anımsarken, kimileri 6 hatta 8 yaşından önceki dönemle

 

 ilgili hiç bir şeyi anımsamıyordu.

 

ANILARI SİLEN NE

 

Henri çiftinin araştırmayı yayımlamasının ardından, çocuk amnezisi olayının aydınlığa kavuşturulması yönündeki girişimler aralıklı olarak sürdürüldü. Sigmund Freud 1905

 yılında kaleme aldığı bir makalesinde bu sorunu irdeliyor ve çocuklukta yaşanan anıların insanın yüzleşemeyeceği ölçüde cinsellikle ve saldırgan dürtülerle dolu olmaları

 nedeniyle sürekli bastırıldıkları sonucuna varıyordu.

 

Ancak bu görüş zamanla yerini küçük çocukların belleklerinde olaylarla ilgili belirgin anılar oluşturmaktan yoksun oldukları görüşüne bıraktı. 1980’lerde erişkinler yerine

çocukların incelenmeye alınmasıyla birlikte de çocukların 2-3 yaş gibi erken bir dönemden itibaren başlarından geçenleri anımsayabildikleri ancak bu anıların zamanla

silinip yok oldukları görüşü egemen oldu. Bunun üzerine anıların silinip yok olmalarında hangi unsurların rol oynadığı sorusu gündeme geldi.

 

Bu sorunun basit bir yanıtı yok gibi.

Yeni Zelanda’daki Otago Üniversitesi uzmanlarından Harlene Hayne anıların bellekte tutulmalarına olanak sağlayan çok sayıda unsurun olduğuna dikkat çekiyor. Bu

unsurlardan bir tanesi beynin anatomisi olabilir. İnsanın kendi yaşamıyla ilgili anılar oluşturmasında beynin prefrontal korteks ve hipokampus adlı iki bölümünün etkili

 olduğuna, bir deneyimle ilgili ayrıntıların hipokampusta pekiştirilip uzun erimli anılara dönüştürüldüklerine inanılıyor.

 

Görünürde sorun buradan kaynaklanıyor. Bugüne dek hipokampus ve onu çevreleyen kortekslerin çok daha önceden geliştiğine inanılıyordu. Ancak son 15 yılda bu

 bölgede yer alan “dentate gyrus” adlı küçük bir bölümün 4-5 yaşına dek tam anlamıyla olgunlaşmadığı anlaşıldı. Söz konusu bölüm çevredeki yapılardan gelen

sinyallerin hipokampusun geri kalan bölümüne aktarılmasını sağlayan bir köprü işlevi gördüğünden, yapı tam anlamıyla olgunluğa erişmedikçe, ilk deneyimlerin uzun

erimli anılara dönüşmeleri de olanaksız oluyor.

 

Dahası, ilk anıları anımsama yaşı ekinler arasında da şaşırtıcı farklılıklar gösteriyor. Ekinler arası bir araştırma Avrupa kökenlilerde ilk anıları anımsama yaşının yaklaşık

 3.5 iken, doğu Asyalılarda 4.8 ve Yeni Zelanda’da yaşayan Maori halkında 2.7 olduğunu ortaya koyuyor. Ancak uzmanlar bu farklılıkların salt beyindeki olgunlaşma

süreçleriyle açıklanamayacağına dikkat çekiyorlar.

 

Lancaster Üniversitesi’nden Mark Howe, kendi biricikliğimizin ayırdına varma duygusu olarak tanımlayabileceğimiz bilişsel benliğin ortaya çıkmasıyla birlikte çocukluk

amnezisinin sona erdiğine inanıyor. Bu yetenek yaklaşık 18-24 aylık iken, özyaşamsal anıların su yüzüne çıkmasından hemen önce ortaya çıkıyor. Howe benlik duygusunun anıları düzenlememize ve onları daha kolay anımsamamıza yardımcı olduğuna inanıyor.

 

DİL İLE İLİŞKİSİ

 

Ne var ki, anılardaki seyreklik yeni yürümeye başlayan bir çocuğun aynadaki yansımasını tanımaya başlamasından çok sonra da sürdüğünden, bunda başka bir unsurun

 da etkili olması gerekiyor. Hayne bu ek unsurun dil becerilerinin gelişmesi olduğunu düşünüyor.

 

Leeds Üniversitesi’nden Martin Conway ile Catriona Morrison’un araştırması ilk anılarla ilk sözcükler arasında bir ilinti olduğunu ortaya koyarken Hayne ve arkadaşlarının

elde ettikleri bulgular konuşmalarında yinelemeler yerine ayrıntılara yer veren annelerin çocuklarında ilk anıların çok daha erken dönemde oluştuğunu gözler önüne

seriyor.

 

Bir başka deyişle, çocukla konuşma biçimi onun yıllar sonra neleri anımsayacağında belirleyici bir rol oynuyor. Bu durum ekinler arasındaki farklılıklara da bir açıklık

getirebilir. Avrupa ve Kuzey Amerikalı ana-babaların, Asyalı ana-babalara kıyasla, çocuklarıyla daha ayrıntılı sohbetlere girdikleri ve geçmişi çok daha sıklıkla tartıştıkları

belirtiliyor. Öyle ki, kişinin yaşamıyla ilgili anıların oluşmasında dil ile kendini algılamanın birlikte etkili oldukları görülüyor.

 

Geriye tek bir soru kalıyor: Çocukluğun ilk evreleriyle ilgili gizli kalan anılar gün yüzüne çıkarılabilir mi?

 

Hayne’nin son araştırması bu tür ilk anıların, anımsatıcı unsurları olaydan hemen sonra gelse bile, sonradan geri çağrılmak üzere belleğe kazınmadıklarını ortaya koyuyor.

 20 yaşındaki bir kişinin 15 yaşındaki kardeşinin doğumuyla ilgili olarak anımsadıkları ile 5 yaşındaki bir çocuğun topu topu bir ay önce dünyaya gelen kardeşinin

doğumuyla ilgili anımsadıkları arasında gerçekte pek bir fark olmadığını gören Hayne bu anıların belleğe hiç ulaşmadıkları ve bu yüzden de yaşlandıkça bellekten

silinmelerinin söz konusu olamayacağı sonucuna vardı.

 

Yine de, kimi araştırmacılar doğru ipuçlarının ele geçirilmesi durumunda bellekte saklı kalan anıların gün yüzüne çıkarılabileceğine inanıyorlar. Sözcük ve imgeler gibi

geleneksel ipuçları dışında, bellekle ilgili koku, tat ve müzik gibi ipuçlarına ulaşılarak anıların canlandırılabileceğine inanan Morrison belleğin işlevinde sanıldığından çok

daha fazla unsurun etkili olduğuna dikkat çekiyor.

 

UNUTMA SANATI

 

M. L. Guild

Çeviren: Işık UÇKUN

http://www.theosociety.org

Yayın Tarihi: 14.Nisan.2019

 

Neşeli bir kadının söylediği şu sözü ne zaman birilerine anlatsam kahkaha atmadan duramıyorum; “Unutmamda bir sorun yok ki, benim hafızamın iyileşmesi gerekiyor!”

  Gerçekten öyle mi? Kendimizi bir an için dikkatle ve dürüstçe inceleyelim. O zaman çoğumuz şunu kabul etmek durumunda kalacağız; istediğimiz zaman hatırlamakta

 zorlansak bile asıl istediğimiz zaman unutmayı gerçekleştirmek daha zor, hatta imkansızdır.

  Hatırlamak alışkın olduğumuz bir şeydir çünkü unutmayı gerçekleştiremeyiz veya tam tersi, unuturuz çünkü hatırlayamayız. Hatırlamak ve unutmak nadiren iradeye bağlı

olarak hareket ederler. Bu en çok da unutma konusunda geçerlidir çünkü çoğu zaman istediğimiz şey; anlaşılmaz ve acı veren geçmişin hoş olmayan anılarını silmektir.

 İstenmeyen anıları silmeye ihtiyacımız vardır ve aslında silmeye olan ihtiyacımız gerçektir. Silmek, hatırlama eylemindeki fiziksel varoluşun yüksek sesli çağrısı şeklinde

 bizi devamlı baskı altında tutmaz.

 

  Dünyayla iyi geçinmek ve endişeleri unutmak istiyorsak hatırlamaya ihtiyacımız vardır diye düşünürüz, oysa kalbimiz dinlenmek ve unutmak isteyecektir. Böylece her

zaman olduğu gibi dışsal olanın sert ısrarı içsel olanın yumuşak savunmasını boğar. Tek yanlı gelişim çabalarımıza takılır ve tüm tek yanlı büyümelerin, içlerinde

kendilerini tahrip etme potansiyeli taşıdıklarını unuturuz.

 

  İşinde mükemmel biri olan bay A’ya özlemle bakarız; bütün girişimlerinin her bir detayının aklında oluşuna ve tüm eylemleri üzerinde sahip olduğu olağanüstü

kontrolüne gıptayla bakarız; çünkü onun harikulade hatırası bize bunu hatırlatmaktadır. Kontrol! Zavallı Bay A! Aslında kendisinin dünyadaki en büyük köle olduğunu

 bizden daha fazla göremiyor ne yazık ki!

  İşini kontrol etmek mi? Bu kontrol değil! Gerçekte iş onu kontrol ediyor ve sanki kötü bir deha onu gece gündüz taciz ediyor. Ofisinin kapısını kapattıktan sonra bile işi

onunla birlikte eve geliyor. Akşam yemeğini onunla yiyor ve yemekten sonra kendini sakinleştirmeyi umarak bir sigara içerse de sigaranın dumanı ona Bay B’yle yeni bir

teklifi görüşürken içtikleri sigarayı hatırlatıyor ve yorgun beyni tekrar tekrar eski detayların ve hesapların üzerinden geçiyor. Belki de yatağına yattıktan sonra bile saatler

boyunca tartışıyor, hesaplıyor, planlıyor ve en sonunda gözleri hayal kurmaya devam eden beynini susturuyor. Yine de ertesi gün ofiste kendisine gıptayla yapılan

iltifatı hak ettiğinden emin bir şekilde kabul ediyor. Öyle değil mi?

  Ailesine, unutkanlığını sorduğunuzda ise eşi eğer aile meseleleriyle ilgili çok ketum değilse size önemli günleri ona hep hatırlatmak zorunda kaldığını, bir mektubu

postaya vermek ya da bunun gibi bir iş için ona güvenmenin asla güvenli olmadığını, kesinlikle unutacağını söyleyecektir. Başka bir deyişle bu adamın hemen hiç

hafızası yoktur. İş hafızası olarak görünen ise sadece işle ilgili konuları unutabilme yetersizliğidir, çünkü bunlar o adamın tüm doğasını ele geçirmişlerdir. İş ruhu o

adamı

 ele geçirmiş ve iş detaylarına ilişkin hafıza gibi görünen şey de gerçekte işle ilgili meseleleri unutabilme yetersizliğidir.

 

  Oysa iş hayatı pek çok zorlukla doludur! Aynı koşullar hemen tüm insanlar için geçerlidir. Örneğin Bay C’yi ele alalım, mesleği müzisyenlik olsun. Dalgın zihinli

oluşunun onun dehasından kaynaklandığını düşünürüz. “Harika bir müzik hafızası var” deriz. Aslında böyle bir yeteneği hiç yoktur. O da en az diğer işadamının işi

tarafından kontrol edildiği kadar müziği tarafından kontrol edilmekte, müzik onu bırakmamaktadır ve diğer adamın hesap defterlerinin gece gündüz onu rahat bırakmaması

gibi bırakmayacaktır. Bu adam müziği hatırlıyor değil, onu unutamıyordur. İsterseniz deneyin. Tek bir küçük melodiyi zihninden uzaklaştırmasını isteyin ondan. O melodi

 bütün gece kulaklarında çınlayacaktır.

 

  Hepimiz için aynı şey geçerlidir, ister iş adamı, bilim adamı, müzisyen ya da modacı olalım biz sadece bizi ele geçiren şeyleri hatırlarız. Beyin hücreleri değişir ve

 hareket eder, açılır-kapanır ve yakın veya uzak geçmişe ait sahneleri bir bir zihnimize getirir, bizse mecburen oturup izleriz, izlerken de geçmişin üzüntüleri için yeniden

ıstırap çeker ya da geçmişin sevinçlerine öykünür ama yine de izlemeye devam ederiz. Yine de bizler önümüze konulan etkilere uysalca tabi olacak makineler miyiz? Hayır, bizler özgür irade adı verilen ilahi armağana sahip ruh varlıklarıyız ve hepimiz tekamülümüzü (evrimimizi) kendi tasarladığımız şekilde ve kendi yarattığımız çabayla sürdürme gibi bir misyona sahibiz. Ama evrim daha iyi olana doğru gelişmek anlamına gelir ve daha iyi olmak değişim demektir, dolayısıyla da şu sözü söyleyenin bunu neden söylediğini anlayabiliyoruz: “Hafıza okült gelişimin en büyük düşmanıdır”.

 

  Burada kastedilen gerçek hafıza ya da hatırlama yeteneği değil, sahte hafıza ve unutma yetersizliğidir. İçsel bir amaç için kasıtlı olarak geçmişe ait olanları düşünmekten

 değil, otomatik ve genellikle de geçmişe yönelik istenmeyen düşüncelerden söz ediyoruz. Kasıtlı olarak üretilen düşünce genellikle faydalıdır çünkü bu durumda kendi

irademizi ve şuurumuzu kullanırız ve bundan bir şey öğrenme şansımız vardır ama otomatik olarak geçmişi düşünmek bize o anki benliğimizi kaybettirir ve geçmişe ait

duyguların ve tutkuların biraz daha oyuncağı haline geliriz ve bu da büyümemizi geciktirir. Hiçbirimiz bizi kızdıracak ya da üzecek olan tanıdığımız o adamı kasti olarak

aramayız. Yine de sessizce oturur ve uyanıkken rüya gördüğümüz hayal dünyamıza ait o insanların tekrar tekrar önümüzde canlanmasına izin verir ve sürekli olarak,

hiçbir yeni neden olmadığı halde o insanların gerçekte geçmişte bizde yarattığı üzüntüyü veya kızgınlığı yeniden uyandırırız. Geçmişte olanlara çok kızgınızdır (belki

bizim hak ettiğimiz ya da İlahi Yasalara uyamadıkları için onların neden olduğu bir olayla ilgili olarak) ve kendi içimizde sürekli olarak onları cezalandırır dururuz; tıpkı

 kendi kuyruğunu ısıran ve kızgınlıkla tekrar tekrar kendi kuyruğuna saldıran bir kedi yavrusu gibi. Ya da sürekli içimizde canlandırdığımız geçmişe ait bir mutluluk hissi

de yine aynı etkiyi yaratabilir. Biz o geçmişi kendisine ait olmayan bir parıltıyla çevrelediğimizden, onun hatırası sevinç yerine üzüntü getirecek, mevcut anın bize boş ve

 keyifsiz görünmesine neden olacaktır. Böylelikle rüya dünyamızı (Hayal-İmajinasyon dünyamızı) mecburen canlandırdığımızda kendimizi mevcut an içinde zayıflatmış

oluruz.

 

  “Unutma Sanatına” hakim olamıyoruz çünkü beyin hücrelerini, sadece kendi verdiğimiz emirlere göre davranmalarını sağlayacak etkiler yaratmak suretiyle tam olarak

 kontrol etmeyi bilmiyoruz ve beyni yeniden programlayacak, ona düşünceyi kontrol etmeyi ifade edecek “Gerçek Hafıza Sanatının” olduğunun farkına varamıyoruz. Bu

kolayca fark edilebilecek bir gerçektir çünkü istediği zaman istediği şeyi hatırlayamayan insan genellikle aynı zamanda unutamayan insandır, başka bir deyişle beyni

kendi kontrolünde olmayan insandır.

  Bu materyalist bir düşünce de değildir çünkü teozofide mümkün olmayan bir şey yoktur. Beyin hücrelerinin kontrolü, tüm bedene ait hücrelerde olduğu gibi mümkündür

çünkü onlar kör birer madde değil, şuurlu, gelişebilen hücrelerdir ve bu yüzden de yüksek zihnimize ve şuurumuza ve irademize yanıt verebilirler.

  Evrimin büyük merdiveninde aşağı eğilip daha düşük zekaların gelişmesine yardım etmek görevlerimizden biridir ve dolayısıyla telafi yasası mükemmel şekilde işler

tüm doğanın bağımsızlığı çok kesindir ve bizler de ancak böylelikle kendimizi geliştirebiliriz.

 

  Geçmiş, tüm geçmiş, ister yakın ister uzak olsun unutulmalıdır. Bilerek ve isteyerek bu uygulama yapılabilir aksi taktirde geçmiş anılar için acı çeker veya sevinç duyarsak, şimdi geçmişe dönüşür ve bizler bundan hiçbir şey elde edemeyiz.

 

  Peki bu şekilde geçmişi unuttuğumuzda edindiğimiz tecrübeleri de kaybeder miyiz?

  Kaybetmek? Gerçekten bize ait olan hiçbirşeyi kaybetmeyiz. Unutmak geçmişi silmek demek değildir çünkü bu yapılamaz, sadece geçmişin kayıtlarının saklandığı

odanın kapıları kapatılabilir. Hiçbir izlenim silinemez, tıpkı ölüm vizyonlarında ve çocukluktaki gevezeliğin ortaya çıktığı yaşlanma döneminin bunama aşamasında

görüldüğü gibi. Hayatta edinilen derslerle ilgili olarak ise, onları öğrenmek entelektüel olarak fark edilmelerinde değil, onlara asimile olmakla (sindirmekte) ve kendi

doğamızın bir parçası haline getirmekle mümkün olur. Bu gerçek olmasaydı, Yasalar, geçmiş hayatlarımızın üzerine bir örtü örtüp bizi her bir yeni enkarnasyona temiz

sayfalarla yollamazdı. Bizler de kendi seçimimizle bu hayatımızın kısa geçmişi için, geçip giden çağlar boyunca bizim için yapılanı yapalım; “Unutalım”.

 

  Gelişimimizde bize yardım etmesinin yanı sıra “Unutma Sanatının” bize başkalarıyla olan ilişkilerimizde de epeyce yardımı olacaktır.

 

  Bazen birinin bize gelip zamanın, mekanın etkileriyle ve kendi geçici olarak zayıflamış iradesiyle daha güçlü bir haldeyken söylemeyeceği şeyleri söylediği oluyor

mu? Size böyle yapıldığı zaman söylenenleri unutun! Bunu yapabilirsiniz. Eğer biz bunu yapmazsak o da unutmayacak ve eğer anlayışlı biri de değilse kendinden

duyduğu utanç bizden hoşlanmamaya dönüşecektir. Bizim olanı unutmamız ona da bu olanı unutmada yardımcı olacaktır. Bu durumda şahit olduğumuz şey bir zayıflık,

yanlış ya da aptalca bir davranış mıdır? Siz unutun ki olayı yaşayan da unutsun. Eğer unutmazsak o da önce utanç, sonra kızgınlık hissedecek ve kendini bize kapatacak

ve böylece bizler de ona yardımda çok zorlanacağız.

 

  Kendi eylemlerimizle ilgili olarak da “Unutma Sanatını” uygulamak başkalarıyla olan ilişkilerimizde gereklidir. Geçmişimizi hatırladığımız sürece, onlar da hatırlayacaktır.

Ama eğer unutmak için gereken güce ve cesarete sahipsek, hem iyi hem de kötü olanı, başarıları ve başarısızlıkları, geçmişin üzüntüleri ve şöhretleri üzerinde

durmazsak, geçmişte olanları arkadaşlarımız da unutacak ve bizi iyi ya da kötü, olduğumuz gibi, anlamaları gerektiği gibi anlayacaklardır. Bizi çevreleyen bu insan

 yürekleri kendi derinliklerinde yaşamayı sürdürürler ve şu sözle söylenmek istenenleri kabul etmeye hazırdırlar:

 

  “Geçmiş mi! O da ne? Hiçbir şey. Bitmiştir artık. Kovun onu. Siz kendi kendinizin geçmişisiniz. Dolayısıyla o sizi böyle düşünmüyor. O sadece sizi şu anda olduğunuz

gibi kabul ediyor. Şimdide var olduğunuz sürece tüm geçmiş varlığını şimdide sürdürmektedir”.

 

Anılar Beyinden Zamanla Siliniyor mu

 

Unutma Sanatı

 

M. L. Guild

Çeviren: Işık UÇKAN