Bölüm I

 

Pdf

Althusser'de ideoloji Kavram.pdf
Hayek - liberalizm.pdf
İdeolojini Tarihçesi.pdf
Liberalizmin temel ilkeleri.pdf
Anarşi.pdf
Dünden bugüne Anarşi.pdf
Karlmarks.pdf
Fasizmin Anatomisi.pdf
Heidegger ve Nazism Ahmed Demirxan.pdf
Marksizmin Günümüzde geçerliliği.pdf

 

 

Video

Felsefe – Mark ve İdeoloji
Felsefe Seminerleri Dizisi – Ömer Albayrak
Prof.Dr. Ahmet Aslan "Aklın Felsefe Tarihindeki Serüveni"
Prof.Ahmet Arslan Felsefe Nedir

 

Yayın Tarihi: 01.08.2019

 

Felsefe ile ilgili görsel sonucu

 

 

 

             Felsefenin Toplumsal İşlevleri ve Felsefenin Toplumsal Önemi

     

 

Bireysel düzlemde, insanı alışkanlıkların cenderesinden kurtarmak suretiyle özgürleştiren felsefe genel bir düzlemde veya toplumsal platformda da çok önemli hizmetler sağlar. Öncelikle liberalizm, muhafazakârlık, sosyalizm benzeri bütün modern ideolojilerin kaynağında felsefenin bulunduğunu söyleyebiliriz.

Başka bir deyişle, söz konusu ideoloji veya siyaset felsefelerini oluşturup formüle edenler çağlarını doğru okuyan filozoflar olmuştur. Öte yandan günümüzde, kimi eksiklerine karşın, demokrasinin en iyi yönetim biçimi olduğu hemen herkesçe kabul edilmektedir. Felsefe, işte bir yönetim biçimi olarak

demokrasinin gelişmesine ve işleyişine önemli katkılar yapar. Zira demokrasi, insanlar eleştirel bir bakış açısına sahip oldukları zaman işler.

 

Demokrasi kültürü, insanlara olan biteni farklı yönlerden görebilmeyi, kendilerini ve başkalarını sorgulayabilmeyi öğrendiklerinde yerleşir; demokrasi ancak, insanlar bağnaz olmayıp ön yargısız ve hoşgörülü olabildikleri zaman yürür. Ötekini de bir değere, en azından eşit saygı ve

 muameleyi hak eden bir ahlaki değere sahip bir varlık olarak görebilmeyi, sadece felsefi bir bakış öğretebilir. İnsanlara bu temel alışkanlıkları ve erdemleri kazandıracak olan şey de yalnızca felsefedir, felsefi bir bakış açısıdır.  Gerçekten de felsefeye farklılıklara saygı göstermek, başkalarıyla birlikte yaşamanı n asgari koşullarını temin etmek için ihtiyaç duyarız. Bu açıdan özellikle ihtiyaç duyduğumuz felsefe, insanlar arasındaki çatışmaların binlerce yıldan beri sürüp gittiğini ve insanın olduğu her yerde bu çatışmalara rastlanabileceğini gösterir. Felsefe dahası, insanlar arasındaki çatışmaların yüksek uçan bir uçaktan atılacak hakkaniyet, adalet, başkalarının düşüncelerine ve haklarına saygı benzeri evrensel etik

ilkelerin uygulanması suretiyle çözüme kavuşturulabileceğini gösterir.

 

Yine ancak felsefe, insanlar arasındaki çatışmanın esas nedeninin, bireyin kimliğini, fikirlerini ve kendini ifade etme tarzını feda etmesinden kaynaklandığını gösterir. Bu feda edişin nedeni, çoğu zaman grup ya da toplulukla özdeşleşme isteğidir. Gerçekten de insanlar kendilerine güvenlik

ve rahatlık temin etmek adına, bireysel kimliklerini unutup kolektif bir kimliğe bağlanırlar. Bir gruba, cemaate ya da bir ideolojiye sığınırlar; “Ali”, “Veli”, “Hans”, “George” ya da “mütevazı bir insan” olmaktan önce, “feminist”, “Hristiyan”, “Amerikalı”, “milliyetçi”, “sosyalist”, vb. olmayı tercih

 ederler. Bireysel kimliğimizi grup kimliğimizle değiştirdiğimiz zaman düşünce, inanç ve davranış özgürlüğümüzün önemli bir bölümünden vazgeçeriz. Topluluğun düşünce ve inanç birliğiyle davranışta ahenk talebini benimseriz. Grup bizi içine alır, bize kolektif bir kimlik sağlar; aidiyet

dürtümüze seslenirken bizi kendimizi arama derdinden kurtarır. Aynı topluluk kendimizi ihtiyaç duyulan biri olarak görmemizi sağlarken bize güvenlik ve yaşama rahatlığı temin eder. Ama bunu yaptığımız zaman, ait olduğumuz grup ya da topluluğu insanlığın merkezi olarak görmeye

 başlarız. Bu gruba dâhil olmayanları, farklı düşünenleri kendimize düşman olarak görme durumuna geliriz. Çünkü dünyayı “biz” ve “onlar”, yani kendimiz ve diğerleri, inananlar ve kâfirler, vatanseverler ve satılmışlar olarak ikiye ayırmışızdır. “Biz”in “onlar”dan her zaman ve her yerde üstün

olduğunu söylemeye gerek yoktur. Bunun gerçekte böyle olmadığını, bize sadece felsefi bir tutum gösterebilir.  Farklılıklara anlayışla ve hoşgörüyle bakmakla yetinmeyip onların toplumsal gelişme ve ilerleme için gerekli olduğunu da ancak felsefe gözler önüne serebilir. Hele bir

düşünelim: Herkes dünyanın düz ve hareketsiz olduğunu düşünmeye devam etseydi, bugün dünyanın evrenin merkezinde, düz bir tepsi şeklinde hareketsiz durduğuna inanıyor olurduk. İyi ki günün birinde biri kalkıp da dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü, ölümü

göze alarak söyleyebilme cesareti buldu.

 

Geçmişte sapkın addedilen, kabulü imkânsız görülen ve dolayısıyla yasaklanan ne kadar çok fikrin, günümüzün en sıradan doğruları haline gelmiş olduğunu acaba hiç düşündük mü? Tıpatıp aynı düşünen, aynı şekilde yaşayan, aynı şeylere inanan atom ya da klonlardan oluşan bir toplumun

gelişip ilerleyebilmesi mümkün olabilir mi acaba? İnsanlara birbirleriyle barış içinde geçinmeyi öğretebilecek; onların farklılıklarını, çatışmalarının değil de iş birliklerinin temeli yaptıkları zaman çok daha mutlu ve müreffeh yaşayabileceklerini, felsefe dışında gösterebilecek bir şey var mıdır?

Gerçeği öğrenme hakkına sahip olduğumuzu, hakikati öğrenmenin daha iyi olduğunu bize gösteren felsefe değil midir? Unutulmamalıdır ki düşünme, tartışma, fikirlerimizi ifade etme özgürlüğümüz olmadığı sürece, ne gerçeğe ulaşabilir ne de hakikati bilebiliriz. Zira gerçekler özgürce

 çarpı şan farklı düşüncelerden doğar. Aksi takdirde geriye kalan tek alternatif, hataları n ve yanlışlarınbize zorla kabul ettirilmesine boyun eğmek

 olur. Bunu bize gösteren de felsefedir, felsefecilerdir. Barış ve demokrasiye yaptığı söz konusu katkı bir yana, aslında felsefe, büyük çağdaş düşünürlerden Alfred North Whitehead’in (1861-1947) de söylediği gibi, “her türlü medeni çabanın gerisinde bulunması gereken kavrayış ve

 basireti, değer ve önem duygusunu yaratan” en önemli güç olmak durumundadır.

 

 

İdeoloji ile ilgili görsel sonucu

                                                                          

İ

İDEOLOJİ

 

Bir Siyaset Felsefesi Sorunu Olarak İdeoloji

Öncelikle “ideolojinin iyisi ya da kötüsü olup olmayacağı” üzerinde düşünelim. Bir ideolojinin iyi ya da kötü olmasının bir ölçütü ya da ölçütleri var mıdır? Günümüzde herhangi bir ideolojik görüşle kendimizi bağlarken ve kendimize yakın gördüğümüz ideoloji dışındaki ideolojileri değerlendirirken nasıl bir tutum takınıyoruz? İşte bu sorulara verilecek yanıtlar, ideolojilere karşı tutumumuzu ortaya koyacaktır.

 

İoanna Kuçuradi, Gelenek ve Devrim Ya da Felsefe ve Dünya Politikası adlı yazısında, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana dikkate değer siyasi eylem ve kararlara, yaygınlık kazanmış düşünsel, sanatsal, ahlâkî ve toplumsal akımlara bakıldığında, çağdaş kültürün en belirgin özelliği olarak “insanın

 yüzünün unutulması”nın, yani “insanın değerinin sıfıra inmesi”nin göze çarptığını söyler. Temel niteliği insan değerlerini sıfırlamak olan çağdaş kültür, Kuçuradi’ye göre, “her şey yapılabilir” ilkesinin eylemleri belirleyen en yaygın ilke kılınması sonucunu doğurmuştur. Bireyleri “sıfırlar toplamı” olarak görenlerin bir kısmı kendilerini de böyle bir toplama dahil etse de, başka bir kısmı kendilerini ve kendileriyle denk gördüklerini bu toplamın dışında tutar (a.y.). Kendilerini “sıfırlar toplamı”nın dışında tutan bu ikinci grubun temel özelliği, ikiyüzlülüktür; yani savundukları ahlâkî değer yargılarıyla, iyikötü dedikleriyle eylem ilkeleri arasındaki uyumsuzluktur (a.y.). İnsanlara vaaz verdiklerinin tersi yönde eylemlerde bulunan ve “her şey yapılabilir” ilkesini pervasızca temel alan bu grubun, yapıp ettikleriyle, bugün pragmatizmi bir ideoloji konumuna getirdikleri söylenebilir (a.y.).

 

Aslında Kuçuradi’nin ideolojileştiğini öne sürdüğü pragmatizmin ana gündemi, Endüstri Devrimi’nden bu yana kâr payını arttırmaktan başka hiçbir şeyi doğrudan fayda olarak görmeyen Avrupa burjuvazisinin, Aydınlanma döneminde ürettiği değerleri Avrupa Medeniyeti’nin dışında kalan ve günümüzde “az gelişmiş”, “gelişmekte olan” nitelemeleriyle andıkları toplumlara yaygınlaştırmaktan öte bir şey değildir. Bu yaygınlaştırmanın bir diğer adı da “emperyalizm”dir. Emperyalizm, faşizm gibi, insan değerini sıfırlar ve kendisini alternatifsiz bir sistem olarak sunar. Buna karşı çıkanlar da dünya sorunlarına “ideolojik” bakmakla etiketlenir ve küresel sermayenin kârını arttırmak için sergilediği adaletsizliklere dikkat

çekmeyi ve buna karşı harekete geçmeyi öğütleyen tüm yaklaşımlar, aynı zamanında Napoléon’un dediği gibi, “gerçekliğe aykırı” olarak görülür.

 Belki de burada, kendisini doğrudan bir ideoloji olarak konumlamamış olmasına karşın, ideolojilerin en tehlikelisiyle karşı karşıyayız: İnsanları tüm ideolojilerin kötü olduklarına inandırarak yalnızca üretileni tüketen, ideolojik bir bilinçten ya da belirli bir siyaset bilincinden ve dünya görüşünden

 yoksun, hatta gitgide kendisini diğer canlılar arasında ayrıcalıklı kılan biricik şeyin, yani değer belirleme ve değerlerce belirlenme olanağının farkındalığını yitirmiş, aciz bir “sıfırlar toplamı”, kolayca düşünceleri yönlendirilen yığınlar yaratmayı hedeşeyen bir ideoloji.

 

İdeolojiler ve öncelikle ideoloji kavramının kendisi, modern Avrupa kültürünün katkısıyla ortaya çıkmış bir kavramdır ve günümüzde de ideolojiler, siyaset yaşamının olmazsa olmaz unsurlarından biridir. Belki de kendi içinde bir ideolojinin iyi ya da kötü olmasından söz etmek zordur, fakat insanlar yine de ideolojileri bu şekilde ayırmaktan kendilerini alamazlar. Genellikle bir ideolojiye iyi ya da kötü dememizi belirleyen ölçütler de, yukarıda Kuçuradi’nin işaret ettiği gibi, bir ideolojiye dönüşmüş olan pragmatizmden gelir. Buna göre bir ideolojinin kitleleri yönlendirdikleri eylemler toplum yaşamı açısından faydalı ve verimli sonuçlar doğuruyorsa, o ideoloji iyi; zararlı sonuçlara yol açıyorsa kötü, hatta tehlikelidir.

Aslında, etkilerini eylemlerde ve eylemlerin doğurduğu sonuçlarda gördüğümüz ideolojileri değerlendirirken, herhangi bir ideolojik görüş yerine, felsefî bilgiden hareket etmek ve şu ölçütleri gözetmek yararlı olur:

• Değerlendirme konusu olan ideoloji içerisinde kendini sorgulama ve özeleştiri yapma eğilimi ve esnekliğinin bulunup bulunmadığı belirlenmelidir.

 Esneklikten yoksun, kendisini mutlaklaştırarak zaman ötesi bir doğruluğu içinde barındırdığını savlayan ideolojik görüşler, Napoléon’un yüklediği anlamı n işaret ettiği üzere, gerçeklikten kopabilir,

 yani toplumun yaşam koşulları göz önüne almamaya başlar ve çağının gerisinde kalır.

• Değerlendirme konusu olan ideolojinin insan haklarına ve insanın değerine katkısı ya da bu değerlere verdiği zarar asla görmezden gelinemez.

İnsanın ve insanlığın değerini bir bütün olarak en yetkin ifade eden ya da ifade ettiği kabul edilen belge, çağın gerçeklerine göre sürekli güncellenme özelliğini kaybetmeyen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ’dir. Öyleyse, bir ideolojiyi ille de iyi ya da kötü diye niteleyeceksek, evrensel insan haklarının korunmasına ve bu hakların tüm insanlar için yararlanılabilir olmasına yönelik katkısını göz önüne alarak değerlendirme

yapmalıyız.

İdeolojileri değerlendirirken, neden herhangi bir ideolojik görüş yerine, felsefi bilgiden hareket etmek durumundayız? İşte bu sorunun yanıtı, aynı zamanda ideolojinin neden bir siyaset felsefesi sorunu olarak ele alınabileceğinin de yanıtını oluşturur. Siyasal olgular üzerinde her insanın çeşitli inanç ve kanıları bulunur. Fakat siyaset felsefesi ne yalnızca bu inanç ve kanıları belirlemekle yetinir ne de yalnızca bunlardan oluşan bir etkinliktir.

 Siyaset felsefesi, inanç ve kanıları belirlemekten daha yüksek türden bir bilgi etkinliği olarak, farklı insanların aynı siyasal olgu üzerine çeşitli ve farklı türden inançlarıyla kanılarını eleştiren, ele aldığı temel olgular üzerine kavramsal olarak genel geçer doğrulukları araştıran bir bilgi etkinliğidir. İdeolojilerin değerlendirilmesi de, ancak böyle bir bilgi etkinliği bağlamında anlamlıdır.

 

Ä°lgili resim

Liberalizm Nedir ? Liberalizm Ne Demek ?

Bir siyasal ideoloji olarak liberalizm, diğer büyük ideolojiler gibi 19. yüzyılın bir ürünüdür. Ancak liberalizme dayanak olan siyasal görüşlerin ve bu görüşleri ortaya koyan değişimlerin izlerini, çok daha eski tarihlerde aramak gerekir. Liberal görüşlerin kaynağına ilişkin iki farklı açıklama söz konusudur. Bu açıklamalardan ilki cumhuriyetçilere aittir. Özellikle çağdaş dünyada cumhuriyetçiliğin izlerini süren ve yüzyıllardır karşıt görüşler olarak konumlandıran liberalizm ile cumhuriyetçi görüşleri barıştırma çabasında olan bir kısım düşünüre göre liberalizm, “yoksullaşmış ya da tutarsız cumhuriyetçilik”tir. Bu bakış açısına göre liberalizm, devlet özgürlüğü ve birey özgürlüğünü birleştiren cumhuriyetçi geleneğin, yalnızca birey özgürlüğüne dair olan yanını öne çıkartarak devletle bireyin karşılıklı ilişkisini asgari düzeye indirir. Böylece liberalizm, çağdaş dünyaya karakterini veren “birey” kavramını armağan etmiş olur.

Liberalizmin, cumhuriyetçi argümanların yoksullaştırılmasıyla elde edildiğini ileri süren cumhuriyetçi yazarlara göre, liberal geleneğin temel yapı taşlarını oluşturan anayasallık, sınırlı yönetim, özgürlük gibi kavramlar, cumhuriyetçi geleneğin Antik Yunan’a değin uzanan köklü geçmişinde içerilmektedir. Ancak özellikle 18.yüzyıldan itibaren özellikle sömürgeleşmenin sürdürülebilirliğini sağlamak isteyen Batı dünyası, devlet özgürlüğü ile bireylerin özgürlüğünü ayırt ederek bireylere bağımlı bir devlette de özgür olmanın yollarını gösteren sahte bir perspektif sunar.

Bu durum özellikle Amerika’nın Bağımsızlık Davasında somutlaşır. Amerika’nın bağımsızlık taleplerine karşı argümanlar ortaya koyan İngiliz muhafazakârları, Thomas Hobbes’tan gelen özgürlük anlayışını yeniden canlandırarak, özgürlüğü, yasalar da dâhil olmak üzere her türden müdahaleden kurtulmuş olma durumuyla ilişkilendirirler. Böylece dikkatleri devletin özgürlüğünden uzaklaştırarak devletinkiler de dâhil her türden müdahaleden uzak bir özgürlük anlayışının biçimlendirilmesine yol açarlar. İngiliz muhafazakârların ellerinde biçimlenen bu türden liberal görüşlerin amacı, bağımlı bir devlette yaşam ile bağımsız bir devlette yaşamın bireyin özgürlüğü açısından hiçbir fark doğurmayacağını gösterebilmek ve böylece sömürgelerde yaşayan insanların özgürlük taleplerini bastırabilmektir.

 

Öte yandan liberalizme kaynak arayışı, cumhuriyetçilerin argümanlarından daha sık karşılaşılan biçimiyle, burjuvazinin ilerletici bir sınıf olarak tarih sahnesine çıkışıyla ilişkilendirilir. Bu bakış açısından liberal düşünce geleneği, Avrupa’da feodalizmin çöküşünün ve feodal düzenin aristokratik değerlerine muhalefet eden burjuvazinin ekonomik çıkar arayışının siyasal bir uzantısıdır. Başka bir deyişle, liberalizm, statüye ve statü gereği doğan sınıfsal farkların konformizm adına sürdürülmesine bir karşı çıkıştır. Bu haliyle liberalizm, mutlak monarşinin ve toprak mülkiyetine sahip aristokratların yerleşik iktidarıyla çatışma halindeki orta sınıfın siyasal ve ekonomik özgürlüklere ilişkin özlemlerini yansıtır. Liberalizmin doğuşuna kaynaklık eden bu özgürlük taleplerinin belirginleştiği temel eleştiri, iktidarın kaynağı sorunuyla iç içe belirir. Mutlakçı yönetimlerin iktidarlarını ilahi bir hakka dayandıran varsayımları karşısında, iktidarın kökenine bireylerin ortak iradelerini yerleştiren siyasal liberalizm, önce anayasallık, daha sonraları ise temsili demokrasi savunularıyla biçimlenerek, varolan hiyerarşik düzenin değişimine yol açan devrimci bir bakış açısı sunar. Hem anayasallık düşüncesi hem de temsili demokrasi anlayışı, devleti sınırlandırarak siyasal ve ekonomik özgürlükleri korumanın birer aracıdır.

 

Siyasal açıdan devlet iktidarını sınırlandırma amacının ardında, bireysel özgürlüklerin ve hakların korunmasını garanti altına alma isteği yatar. Bireysel özgürlüklerin ve hakların doğal olduğunu ileri süren liberaller, devleti de bu hak ve özgürlüklerin koruyucusu olarak görevlendirirlerken, aynı zamanda devletin, söz konusu hak ve özgürlüklere keyfi müdahalesini de anayasa ve seçilmiş iktidar aracılığıyla engellemiş olurlar. Yerleşik iktidar biçimine karşı başlatılan muhalefetin siyasal özgürlükle bağlantılı olarak beliren ekonomik nedeni ise, burjuvanın sahip olduğu sermayenin önünü açma isteğiyle ilişkilidir. Keyfî bir yönetim ve feodal düzenin kalıntısı olan aristokratik zenginliğin özellikle 18. yüzyıldan itibaren büyük bir ivme kazanan ticari sermayenin gelişmesini engelliyor oluşu, dönemin tüccar burjuvalarının var olan geleneksel düzeni eleştirerek, yeni bir siyasi düzenleme talep etmelerinin nedenini oluşturur. Talep edilen siyasal düzenleme, yerleşik iktidara karşı, parlamentolar ve muhalefet yoluyla burjuvaların, iktidarda söz sahibi oldukları ve keyfilik karşısında her türden yönetim mekanizmasını yasa ile sınırlandırdıkları rasyonel bir kurumsallaşmayı öngörür. Böylece burjuvazi siyasal hak ve özgürlük talepleri altında, ekonomik hak ve özgürlükleri de koruma altına alırken, sermayenin gelişimi önündeki engelleri de kaldırmış olur. Nitekim liberal ideolojinin siyasi temellerini ortaya koyan  John Locke’u “burjuvazinin sözcüsü” haline getiren de mülkiyeti de tıpkı özgürlükler gibi doğal bir hak olarak değerlendirerek, siyasal özgürlükler ve ekonomik özgürlükler arasındaki değer farkını ortadan kaldırmış olmasıdır.

 

Özellikle liberalizmin özgürlük kavrayışının mülkiyet hakkını içererek ekonomiyle kurduğu yapısal bağlar, ileride liberalizmin, siyasal kazançlarını gölgede bırakarak, laissez faire kapitalizminin kendisiyle özdeşleşen bir sosyoekonomik düzenin savunulması olarak tanımlanmasına neden olacaktır.  John Locke’un yaşam ve düşünce özgürlüğüyle mülkiyet özgürlüğünü içererek devletin bu alanlardaki müdahalesinin sınırlandırılması gerekliliğini ortaya koyan doğal haklar öğretisi, liberalizmin siyasi ve ekonomik ilkelerinin dayandığı düşünsel alt yapıyı oluşturur. Locke’un “doğal haklar” öğretisi, siyasal yönetimlerin kaynağını ve gerekçesini doğru biçimde anlamak üzere, insanların bir zamanlar içinde yaşadıkları doğa durumu üzerine yapılan bir düşünmenin sonucudur. Locke’a göre doğa durumu,  “(...) insanların doğa yasası sınırları dâhilinde, izin istemeksizin ve başka herhangi birinin isteğine bağlı olmaksızın, eylemlerini düzenlemeye ve mülkiyetleriyle kişilikleri üzerinde uygun olduğunu düşündükleri biçimde tasarrufta bulunmaya yarayan yetkin bir özgürlük durumudur. Keza bu durum bir eşitlik durumudur; bütün güç ve yetki hiç kimsenin diğerinden fazlasına sahip olamayacağı biçimde karşılıklıdır. Doğanın aynı olan bütün nimetlerinden ayrıcalıksız yararlanmak ve aynı yetenekleri kullanmak üzere doğan aynı tür ve sınıftaki yaratıkların her birinin, tabi kılma ve tabi olma ilişkisi olmaksızın, diğeriyle eşit durumda bulunmasından daha açık bir şey olamaz; (...)”

Görüldüğü gibi Locke, doğa durumunda insanların sahip olduğu ve bu nedenle siyasal iktidarın müdahale yetkisinin olmadığı bazı haklar saptar. Buna göre Locke’un akıl yasasıyla aynı gördüğü doğa yasası dâhilinde insanlar eşit ve özgür yaşam hakkıyla üzerinde tasarrufta bulunabilecekleri mülkiyet hakkına sahiptir. Söz konusu haklar doğanın insanlara tanımış olduğu haklar olduklarından, devlet eliyle sınırlandırılamazlar. Nitekim Locke’un bu saptaması,siyasal liberalizme genel karakterini verir. En geniş anlamıyla liberalizm, kişisel hak ve özgürlüklerin korunması amacıyla devletin sınırlandırılmasını öngören ideolojidir.Her siyasal kuram ve ideoloji gibi liberalizm de farklı zamanlarda farklı düşünürler tarafından farklı biçimlerde yorumlanmış olmakla birlikte, genel olarak tüm liberal kuramlarda ortaklık sağlayan bazı ilkelerden ve dayanaklardan söz etmek olanaklıdır. Bu ilke ve dayanakların başlıcaları; bireycilik, özgürlük, sınırlı devlet, akılcılık, hoşgörü ve adalettir.

 

Marksizm sosyalizm Komünizm ile ilgili görsel sonucu

 

                                                Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

 

 

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır. Bu yüzden Marksizmi, sosyalizmi ve komünizmi tanımak için, öncelikle Marx’ın ve Engels’in felsefî görüşlerini, özellikle de ilerlemeci tarih anlayışlarını ana hatlarıyla tanımak yararlı olur.

 

Marx ve Engels, tarih felsefelerini geliştirirken, dizge kuruş biçimi bakımından öncelleri G. W.F. Hegel’den (1770-1831) etkilenmiş olsalar da, içeriği bambaşka bir öğreti ortaya çıkarırlar. Marx’a ve Engels’e göre Hegel’in tarih felsefesi, filozofun zihnindeki ilişkilerin, olgulara gidilerek saptanacak ilişkilerin yerini aldığı bir felsefedir. Fakat yapılması gereken asıl iş, Hegel’in dizgesini gerçek ilişkileri temel alarak doldurmaktır. Bu da, varlık, toplum ve bilinç arasındaki ilişkiyi Hegel’in kurduğunun tersi yönde kurmayı, yani bilincin varlığı ve toplumu belirleyici olması yerine, varlık ve toplumun bilinci belirlediği düşüncesini gerektirir.

Marx ve Engels’in materyalist, ilerlemeci ve belirlenimci (determinist) bir tarih ve toplum anlayışı oluştururken dayandıkları temel ilke ve varsayımlar şöyle sıralanabilir:

- Tarihi toplumların sosyoekonomik yapıları, yani maddi ilişkiler ağı belirler.

- Maddi ilişkiler ağının en temel iki unsuru, üretim güçleri yani makineler,teknolojik altyapı, insan becerileri vb. ve      üretim ilişkileri yani üretenle tüketenler arasındaki toplumsal ilişkilerdir.

- Özel mülkiyet ortadan kaldırılmadıkça, sınışı toplumlar son bulmaz, başka  bir ifadeyle, sınıflar ekonomik temellidir ve özel mülkiyetin adaletsiz dağılımına bağlı olarak doğar.

- Tarihte, sınıf çatışmalarının devrimle toplum yapısının değişmesine neden olduğu aşamalar belirleyicidir.

- Proleteryanın (yani geçim kaynağı emeği olan işçi sınıfının) gerçekleştireceği devrimle birlikte, sınıflar ortadan kalkacak ve gerçek özgürlük gelecektir, buda gerçek insanlık tarihinin başlangıcı olacaktır.

 

Marx ve Engels’in temsil ettiği bu materyalist anlayış,  Alman İdeolojisi, Feuerbach Üzerine Tezler gibi yapıtlarında bir ideoloji eleştirisi olarak da karşımıza çıkar ve Marx ile Engels’in ideoloji kavramını, Napoléon Bonaparte dönemindekine benzer biçimde “yanlış bilinç”, “aslında olmayan şeylerden söz etme eğilimi” olarak yorumladıklarını ve ideolojiye eleştirel yaklaştıklarını görmek olanaklıdır.

 

Bir ideoloji olarak Marksizmin temel amacının sınıfsız topluma ulaşmak, yani komünist aşamaya geçmek olduğunu söyleyebiliriz. Sosyalizm de, Marksist ideolojide, komünizme doğru ilerleyen tarihsel süreç içerisinde, henüz sınıfların tamamıyla yok olmadığı, fakat kapitalizme göre bolluğun olduğu bir geçiş aşaması olarak görülür. Bilindiği gibi, komünist aşamaya geçiş de ancak bir devrimle mümkün olacaktır ve tarihsel süreç, sınıfsız topluma doğru evrildiğine göre, er ya da geç proleterya devriminin gerçekleşmesi de bir hayal ya da istek değil, bir tür zorunluluktur. İşte Marx ve Engels’in materyalist tarih felsefelerini aynı zamanda da belirlenimci kılan unsur, işçi sınıfı devriminin ve komünizmin gelişine atfettikleri zorunluluktur. Fakat Marksizm ekseninde daha çok komünizme bir geçiş aşaması olarak değerlendirilen sosyalizmin temelini, yalnızca Marx’ın ve Engels’in felsefesinde bulan bir ideoloji olduğunu ileri sürmek doğru değildir. Platon’un Devlet ve Thomas More’un Ütopya adlı yapıtlarında sosyalizmi çağrıştıran pek çok unsur bulunmakla birlikte, “sosyalizm” sözcük olarak ilk kez Robert Owen, SaintSimon ve Proudhon gibi eleştiri düşünürlerinin yapıtlarında kullanılmıştır. Bu düşünürlerin sosyalizm anlayışlarına göre, özel mülkiyet kaldırılmalı, toplumun ürettiği gelir adaletli bir biçimde yeniden dağıtılmalı ve üretim araçları tamamen devlete devredilmelidir (a.y.). Sosyalizmde devlet, üretim araçlarının sahibi ve ekonomideki üretim ve yatırımların planlayıcısıdır. Ayrıca sosyalizmde, ekonomiyi yönetecek kimselerin demokratik seçimle, halktan yetki alarak göreve gelmesi gibi kısmen kapitalizmle de örtüşen görüşler de yer alır; zaten sosyalizmin komünizm gibi tek bir uygulama modeli yoktur, aksine her toplumun kendi koşullarına uygun farklı sosyalizmlerden söz edilebilir.

Marksizm, sosyalizm ve komünizm gibi ideolojilerin kendilerine taraftar bulması, ortaya çıktıkları 19. yüzyılda Avrupa toplumlarının eşitliğe duyduğu özlemin bir ifadesi olarak yorumlanabilir. Fakat özellikle komünizmin sınıfsız topluma dayandırdığı “gerçek özgürlük” vaadleri gerçekleşmemiş, aksine, bu ideolojinin 20. yüzyılda hayata geçtiği Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (1917-1992) ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi ülkelerde komünizm, proleterya diktatörlüğüne dayalı rejimlere dönüşmüştür. Bu da bizi, devletin ve düzenin yalnızca egemen sınıfların bir aracı olup olmadığını sorgulamaya davet eder.

faşizm ile ilgili görsel sonucu

                                       Faşizm Nedir ? Faşizm Ne Demek ?

 

Faşizmin sözcük kökeni, Antik Roma yöneticilerinin geniş hükümet yetkisini simgeleyen ve ucunda balta bulunan bir çubuk demetinin adı olan Latince fasces sözcüğün den gelir. Aynı simge daha sonraları Fransız Devrimi sırasında Aydınlanma anlamında, halkın elindeki devlet gücünü temsil etmek üzere de kullanılmıştır. Söz konusu sembol, bir takım değişikliklerle 1926 yılından itibaren İtalya’nın resmi devlet sembolü olmuştur. Sembolün üçlü anlamı, yani devlet gücü, halk mülkiyeti ve birliktelik, Benito Mussolini’nin siyasi propagandasında kullanılmıştır.Faşizm, Mussolini’nin 1922’de İtalya’da iktidarı ele geçirmesinin ardından, onun iktidarı döneminde resmi ideoloji biçimini almıştır. Kısa süre içerisinde önce İtalya’da, sonra Almanya’da, 1945’de ortadan kalkması ve olumsuz etkilerinin anlaşılmasından sonraysa, tüm dünyada genel anlamıyla baskıcı, otoriter rejim anlayışını betimler bir nitelemeye dönüşmüş, Adolf Hitler’in 19331945 yılları arasında Almanya’da uyguladığı Nazizm başta olmak üzere, antidemokratik ideoloji ve yönetim sistemlerinin tamamına halk tarafından verilen genel bir isim halini almıştır.

Faşist ideolojinin temel niteliklerini şöyle sıralayabiliriz:

 

- Toplumsal yaşamın bütünü, devletin iktidarı elinde tutanın dünya görüşüne göre, yani lider ilkesine göre örgütlenir ve belirlenir.

 

- Basın ve yayın kuruluşları mevcut ideoloji paralelinde yayın yapmaya zorlanarak, egemen görüşe zıt düşünceler ve eleştirel seslerin çıkması çeşitli baskı unsurlarıyla önlenir. Aykırı yayın yapanlar sansürlenir, kapatılır veya başka türlü yollarla engellenmeye çalışılır. Böylece egemen düşüncenin karşısına farklı düşüncelerin çıkmasının önüne geçilmiş olunur ve tek tip düşünce, toplumda baskın hâle getirilir.

 

- Etnisiteyi ve ırkı temel alan bir milliyetçilik ve vatanseverlik övgüsü yaygındır, vatanı milleti devleti uğruna ölümü göze almak yüceltilir, belli kişiler bu özellikleriyle kahramanlaştırılır.

 

- Toplumun üyesi kabul edildiği ırk ya da milletin diğer ırk ve milletlere üstünlüğü savları öne sürülür ve kanıt gösterilir, bu bağlamda tarihe ve tarih yazıcılığına büyük önem verilir.

 

- Komünizme, liberalizme, demokrasiye, hatta bazen kapitalizme bile kesin bir karşı çıkış söz konusudur.

 

- Toplum sorunlarının çözümünde akıl ve bilim yerine, duyguya, nefrete,söylencelere (mitlere) dayanma eğilimi gösterir ve usdışıcı (irrationalist) bir felsefe anlayışından beslenilir.

 

Sayılan bu temel özellikleri yanında, faşist yönetimlerin askerî örgütlenme, istihbarat gibi toplumda mutlak biçimde egemen kılınan düşünce sistemine karşı çıkma olasılığı bulunan tüm bireysel ve toplumsal oluşumları yok etme gücünü korumasına hizmet edecek her türlü devlet örgütlenmesine önem verdiği ve tüm bu türden uygulamaları meşrulaştırdığı da bilinen bir gerçektir. Hatta rejim karşıtı yada aşağı kabul edilen ırktan kimselerin devlet tarafından öldürülmesi de, faşist rejimlerde haklı gösterilen ve uygulanması normalleştirilen devlet politikalarındandır. Böyle bir ideolojiyle yönetimin, 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’yle hiçbir koşulda bağdaşması mümkün değildir.

 

Fakat faşizmin de, aynen sosyalizmin olduğu gibi, tek bir uygulama biçimi yoktur. Sözgelimi, İtalyan faşizminde ırkçılık fazla öne çıkmamışken Alman faşizmi doğrudan doğruya üstün ya da ârî ırk görüşüne ve bir tür Sosyal Darwinciliğe dayanır. Sosyal Darwinizm, çıkış noktasını ünlü biyolog Charles Darwin’in Türlerin Kökeni adlı yapıtında savunduğu doğal seçilim görüşüne dayandırır. Bu görüşe göre doğada yalnızca güçlü ve dayanıklı olan canlılar hayatta kalacaktır.

 

Bu görüş toplum yaşamına uygulandığında, en üstün ırkın kendisinden aşağı olanları yönetmesi, bu yönetime direnenleri de yok etmesi biçiminde bir anlayışa dönüşür.Yine İtalyan ve Alman faşizmlerinde ön planda olan totaliter yönetim modeli, Avusturya ve İspanya faşizmlerinde aynı ölçüde belirgin değildir. 1991’den itibaren Yugoslavya’nın parçalanmasıyla sonuçlanan savaşı başlatan Slobodan Milosevic, ırktan çok dinsel nefreti vurgulamış ve Hıristiyan Sırplara Müslüman Boşnakları ki onlar da aslında Bosnalı Sırplardır hedef göstermiştir.

Faşizm, sahip olduğu temel özellikler ve dayandığı ilkelerden daha çok, İtalya ve Almanya’daki uygulamalarından ve milyonlarca insana verdiği büyük ve etkisi uzun sürmüş zarardan dolayı, lanetlenmiş bir ideolojidir. Gerçi II.Dünya Savaşı’nı daha kısa sürede ve kesin olarak bitirmek üzere Amerika Birleşik Devletleri’nin üç gün arayla iki Japon şehrine (6 Ağustos 1945 Hiroşima, 9 Ağustos 1945 Nagazaki) attığı atom bombasının yol açtığı sonuçlar günü müzde de gözlenebiliyor.

Bu durumda, şu tarz soruları sormak kaçınılmaz oluyor: “İdeolojinin iyisi ya da kötüsü olur mu, olursa nasıl olur?”, “İdeolojiler siyaset yaşamın da

 nasıl bir yer tutmaktadır?”, “İdeoloji bir değer sorunu mudur yoksa bir değerlendirme yanlışlığı ya da eksikliği midir?”

 

                                         

 

 

                                            Anarşizm Nedir ? Anarşist Felsefe Nedir ?

Anarşizmi incelemeden önce, anarşizm hakkında yaygınlaşmış bir genel kanıyı hatırlatarak ve bu kanının yanlışlığını ortaya koyarak işe başlamak yararlı olacaktır. Gündelik konuşmada, halk dilinde anarşist denildiğinde “her türlü düzene başkaldıran”, “hiçbir düzeni tanımayan ve istemeyen”

kişiler anlaşılır ve bu anlama biçiminin geçmişi Fransız Devrimi’ne kadar uzanır. O dönemde var olan toplumsal düzeni yıkmak ve değiştirmek isteyen kişiler için kullanılan bu olumsuz niteleme, zamanla gündelik dile de yerleşmiştir. Oysa anarşizm, sanılanın aksine bir toplumsal düzeni hedefler, fakat anarşizmin idealize ettiği toplum düzeninde devlete yer yoktur.

 

Eski Yunancada “in yokluğu” ya da “in olmaması” anlamlarını veren “a” öneki  ve “yönetici” anlamını veren ”archos” sözcüklerinin birleşiminden oluşan anarşi sözcüğü, genel olarak “güç yokluğu”, “yönetimin olmaması” anlamına gelir. Anarşizm,bireyin toptan özgürlüğünü, devlet kurumunun yokluğunda da insanların bir toplum düzeni, üstelik daha adaletli ve özgürlükçü bir toplum düzeni kurabileceğini savunan bir ideolojidir.

 

 

Anarşizm, devleti, özgürlükleri kısıtlayan, insanlar için gereksiz masraflar çıkaran, tüm bunlar yetmezmiş gibi yalnızca belli insanların ya da ekonomik sınıfların çıkarlarını koruyup kollayan, diğer insanları da hem sömüren hem de özgürlüklerini zor kullanıcı araçlarıyla kısıtlayan, özü

 itibarıyla kötü bir kurum olarak yorumlayan bir ideolojidir. Bu ideolojinin klasik temsilcilerinden Pyotr Alexeyeviç Kropotkin (1842-1921), Çağdaş Bilim ve Anarşi’de toplum anlayışını sözünü ettiğimiz ilkelerden yola çıkarak şöyle açıklar:

"...Biz toplumu, geçmiş barbarlık ve zulüm düzenlerinin bize mirası olan yasalarla ya da ister seçilerek ister zorla başa geçmiş egemenlerle yönetilen bir yapı olarak değil, tıpkı âdetler, gelenek görenekler gibi özgürce oluşmuş karşılıklı anlaşma, rıza ilişkilerine dayalı canlı bir organizma

olarak görüyoruz..."

 

Anarşizm, devletsiz bir toplum düzeninin var olabileceğini savunan, devleti özü bakımından kötü olarak niteleyen bir ideolojidir.Anarşizmin belli başlı savunucuları olarak Kropotkin, Bakunin, Proudhon, Godwin, Goldman ve Stirner sayılabilir.Bu toplum anlayışında devletin dışlandığı fakat toplumsal düzen düşüncesine yer verildiğini görüyoruz. Zaten Kropotkin’e göre anarşi de (anarşizmi kastediyor) başkalarını kendi istencine bağlayan hiçbir saltanatı, despotu, kulluk ilişkisini kabul etmediği gibi, sürekli olumluya doğru bir değişimi, daha doğrusu ilerlemeyi kabul eder

 

Kropotkin’de toplumcu yönü öne çıkan anarşizmin, ilk olarak Max Stirner tarafından savunulmuş olan bireyci bir başka biçimi de bulunur. Farklı geleneklerden oluşan bireyci anarşizm, bireysel bilincin ve bireysel çıkarın, herhangi bir kollektif organ ya da kamu otoritesi tarafından

engellenmemesi gerektiğine inanır.Bireyci anarşizm, sosyal, sosyalist, kollektivist, komünist akımların ortak mülkiyet düşüncesine karşı mülkiyetin bireylerin elinde bulunmasını savunur.Bireyci anarşizmin Henry David Thoreau, Josiah Warren, Murray Rothbard ve William Godwin gibi temsilcileri de bulunur.Fakat tüm bu isimlerden önce Max Stirner’i anmak uygundur: Stirner’ın felsefesi bireyci anarşizmin egoist biçimidir;

Stirner’e göre tanrı, devlet, ahlak kuralları ve toplumu dikkate almadan istediği gibi eyleyen bireyin, toplum üyelerine karşı hiçbir sorumluluğu yoktur. Stirner’e göre haklar insan aklındaki korkulardır ve toplum denen şey yoktur; “bireyler onun gerçekliğidir” Mülkiyeti haklarla değil, güç ve kudretle sahip olunan varlıklar olarak görür. Stirner, merhametsizliğe saygının gösterileceği egoistler birliğini, insanları bir araya getirecek örgütlenme modeli olarak görür.

 

Daha çok 20. yüzyılın ikinci yarısında artan çevre sorunlarının bir ürünü olarak da görülebilecek olan yeşil anarşizm ise, özellikle doğa insan ilişkisi üzerinde duran bir anarşist düşünce hareketi olarak karşımıza çıkar. Bu hareketin temel sorunu, endüstri öncesi toplumu, hatta bazen tarım öncesi

 toplumu yeniden canlandırmaktır. İnsanları doğal yaşama yabancılaştıran teknoloji ve ilerleme düşüncesiyle ifade edilen endüstri toplumu, bu hareketin eleştirilerinin ağırlık merkezini oluşturur. Felsefî temel olarak Jean Jacques Rousseau’nun doğa durumunu öven yazılarından beslendikleri,

 ilham aldıkları söylenebilir. Fakat bunlardan daha fazla, ilkelcilik (primitivizm) ortaya çıktığında, Frankfurt Okulu’nun Marxistleri Theodor Adorno ve Herbert Marcuse’nin düşünceleri ile Marshall Sahlins, Richard Lee, Lewis Mumford, Jean Baudrillard ve Gary Snyder gibi antropologların düşünceleri bu hareketin şekillenmesinde önemli yer tutmuştur.Kendilerini ilkelci (primitivist) yani tamamen doğal ve teknolojiden arınmış bir yaşamın savunucuları olarak adlandıran bazı yeşil anarşistler, doğal yaşama tam bir dönüş ve göçebe avcı toplayıcı hayat tarzını savunurken, başka bir grup yeşil anarşist ise gündemine sadece endüstri toplumunun ortadan kaldırılmasını alır, evcilleştirmeye veya tarım etkinliğine karşı

kesin bir karşı duruş sergilemezler. Bir çok yeşil anarşist devrim sonrası gelecekle bağlantılı bu sorunları bir kenara bırakıp bugünün dünyasının karşı karşıya olduğu sorunlara ve toplumsal devrim konusuna odaklanmıştır.

 

Haklarda eşitlik ve bireysel özgürlüklerin en geniş ölçüde tanınmasını idealize eden anarşizm ideolojisine yöneltilen eleştiriler, bu ideolojinin devletsizliğe ve otoritesizliğe yaptığı vurgu üzerinde yoğunlaşır. Bu eleştirilere göre, devlet olmasa bile zor kullanma çeşitli biçimlerde kendini göstermeye devam edecek, hatta kurumsal kısıtlamaların olmadığı bir ortamda bazı bireyler, büyük ölçüde çıkarlarını da yatacak baskıcı bir devleti ya da alternatif bir otoriter örgütü oluşturmaya elverişli miktarda kaynağı ele geçirme olanağına sahip olacaklardır.Öyleyse, devletsiz bir toplumda böyle bir riskle karşı karşıya var olmaya çalışmak yerine, adaletli ve tüm bireylerin gereksinimlerini gözeten doyurucu ve kabul gören

 bir devlet oluşturmaya çalışmak daha yararlı sonuçları olacak bir tercihtir.

 

Gelecek sayımızda ( sayı 158 Haziran 2019 )  sizlere bu yazımızın devamı olarak Tarihten bugüne en Tanınmış Felsefecileri  ve doktrinlerini tanıtacağız

 

Yukarıdaki Bilgiler :

Logo

Yeni Felsefe, felsefe tarihinden felsefenin araştırma konularına, filozoflardan yazarlara kadar geniş ilgi alanıyla ziyaretçilerine bilgelik arayışı yolunda yardımcı olmayı amaçlamaktadır.

Kaynaklar :

- Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - Say Yayınları

- Eskişehir Anadolu Üniversitesi Felsefe Bölümü Ders Kitapları

 http://www.yenifelsefe.com/

Yeni Felsefe  Düşünce ve Bilgelik Arayışı  Sitesinin hoş görüsüyle sizlere  Felsefe ve Metafizik hakkında bilgiler

Vermek için yayınlıyoruz.  Kendilerine Teşekkür ederiz

Saygılarımızla

Burhan Zihni Sanus  Editör