Pdf

Enbiya, 30 Ekseninde Evrenin Oluşumu.pdf
Prof. Kemal Pak bigbang.pdf
Prof. Kemal Pak Evrenin oluşumu.pdf
BigBang Teorisi Kelamin Yoktan Yaratiliş Düşüncesi.pdf
Zaman Başlarken Zecharia Sitchin - 421s.pdf

Video

BigBang teorisi Nat. Geo
Evrenin başlangıcı büyük patlama - Türkçe belgesel
Dinlere Göre Yaratılış – Kutsal sandık nerede

 

 

Yayın Tarihi:01.03.2019 – 01.04.2019

 

 

BÜYÜK PATLAMA

Evrenin Kısa Tarihçesi

Prof. Dr. Namık Kemal Pak  

O.D.T.Ü-Fizik Bölümü 14 Nisan 2012

http://fizikciler.info.tr/index.php/13-fizikciler/122-prof-dr-nam-k-kemal-pak-1947-2015

 

 

 

 

Bölüm 1 İlk Patlama

Gökyüzü tarih boyunca insanoğlu için merak konusu olmuştur. İnsanlar yaşadıkları dünyanın ve gökyüzündeki yıldızların ve tüm evrenin nasıl oluştuğunu anlamaya çalışmışlardır.

Evrenin anlaşılması yolunda ortaya atılan devrim niteliğinde üç fikir vardır. İlki Ptolemy’nin ikinci yüzyılda ortaya attığı “ Dünya-merkezli evren modeli” dir. İkincisi onaltıncı yüzyılda Nicolaus Copernicus tarafından ortaya atılmış “ Güneş-merkezli evren modeli”dir. Üçüncü ve en radikal fikir ise yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya atılmış olan Büyük Patlama Kuramı’dır.

Evrenbilimde yirminci yüzyılın devrimi evrenin genişlediğinin keşfi olmuştur. 1920’lerden önce ki dönemde evrenin durağan olduğuna ve merkezinin de Samanyolu galaksimiz olduğuna inanılıyordu. Bu dünya görüşü sarmal bulutsuların sistematik uzaklaşma hareketi ölçüldüğünde bir sarsıntı geçirdi, sonunda da 1929 yılında Hubble galaksilerden gelen ışığı incelerken frekansındaki kırmızıya kayma ile galaksilerin dünyamıza olan uzaklıkları arasında bir ilişki buldu. Hubble yasası olarak bilinen bu fikre göre galaksiler bize göre bir görünür hıza sahiptirler.

Bunlardan en yüksek görünür hızla hareket edenler en uzak olanlarıdır. “Galaksiler arasındaki uzaklık artmakta olduğuna göre, bunların hepsinin geçmişte bir arada olmaları gerekmektedir” çıkarsamaına ulaşılmıştır.

Büyük patlama teorisini doğrulayan gözlemsel ikinci bir kanıt ise Kozmik Mikrodalga Arkaplan (CMB) ışımasıdır. Bu önemli keşif 1965 yılında Penzias ve Wilson tarafından Bell laboratuvarında yaptıkları çalışmalar sıraında gerçekleştirilmiştir. Bu keşif, evreni dolduran, her yönden dünya üzerine gelen, bilinen kaynak türleri ile açıklanamayan bir elektromanyetik dalga yayılımının varlığını kanıtlamıştı.

Optik teleskopların gözlemlerinden elde edilen fotoğraflardaki yıldızlar ve galaksiler arası siyah görünen ortamda bu arkaplan ışıması bulunmaktadır. Penzias ve Wilson’un yaptığı gözlemler bu ışımanın 2.7 K (-270.3 santigrad dereceye tekabül eder) sıcaklıkta 1.9 mm’de maksimum değerine ulaşan bir kara cisim ışıması dağılımına sahip olduğunu göstermişlerdir. Dalga boyu 1.9 mm olan elektromanyetik ışıma “mikrodalga” bölgesinde kaldığından Penzias ve Wilson’un keşfine “kozmik mikrodalga arkaplan ışıması” adı verilmiştir.

Büyük Patlamadan hemen sonrasında evren çok sıcak bir enerji plazmasından oluşmaktaydı. Bu plazma ışık, kuarklar, leptonlar ve kuarkları bir arada tutan zamk parçacığından oluşmaktaydı.

Evrenin sıcaklığı düştükçe zamkın kuarklara yapışma şiddeti arttı, öyle ki bir süre sonra kuarklar bir araya gelerek hadronları yani proton ve nötronları oluşturdular. Ardından hadronlar ve elektronlar bir araya gelerek atomları oluşturdular. Başlarda ortamda serbest olarak dolaşan yüklü parçacıklar meydana gelen ışımayı kolayca soğuruyorlardı ve ışık bu yüklü parçacıklar sisteminde bir anlamda tuzaklanmış gibi oluyordu. Ne var ki yüklü parçacıklar birleşip de atomları meydana getirdikçe ışığın etkileşebileceği yüklü parçacık sayısı azaldı; yani ışıma daha az soğuruldu ve bu nedenle tuzakdan kurtularak uzaya yayıldı. Bu ışıma, ki Penzias ve Wilson’un bulduğu şeyin ta kendisidir, fark edilir edilmez bilim adamları şu soruyu sordular: Bu

ışımayı kullanarak ışımanın ne zaman, nasıl bir kaynaktan başladığını bulabilir miyiz? Böylelikle evrenin atomların ilk oluştuğu ve ışığın atomlardan saçılmayı kestiği eski halinin bir fotoğrafını çekmiş olurmuyuz?. Bu sorunun yanıtı evetti ve beklendiği gibi artık “erken evren” gözlenebilecekti.

Evrenin oluşumunun ilk üç dakikasında foton sıcaklığı proton ve nötrondan döteryum oluşturacak kadar düşmüştü ( p + n d + ). Bu zamandan önce sadece foton vardı ve bu an itibariyle bir takım reaksiyonların gerçekleştiği nükleosentez (yani çekirdeklerin sentezlenmesi) sürecine girilmiş oldu. İşte bu sıcaklıkta nükleosentez ya da hafif elementler oluşmaya başladı. Çok kısa bir zaman aralığında protonlar ve nötronlar çarpışarak döteryumu, döteryumlar, protonlar ve nötronlarla çarpışarak helyumu ve trityumu oluşturdular.

Helyum oranının % 23’ün altında olduğu bir yerin bulunmayışı bu elementin evrenin çok sıcak bir anında meydana geldiğinin kanıtıdır ve bu Büyük Patlama teorisinin köşe taşıdır. Evrendeki sıcaklık bu reaksiyonların gerçekleşmesi için gerekli kritik değerin altına düştüğünde nükleosentez durdu (BB’dan yaklaşık 13 dakika sonra) ve sonraki 300 000 yıl boyunca başka bir reaksiyon olmadı. Evren genişlemeye ve soğumaya devam etti, öyle ki evrendeki fotonun enerjisi hidrojeni iyonize edip proton ve nötron oluşturmaya yetecek kadar büyüktü. Foton enerjisi bu değerin altına düşünce elektronlar protonlarla bir araya geldiler ve böylelikle “atom” daha doğrusu hidrojen atomu oluştu. Bu tür ‘atomik sentezleme’ başladığında evrenin sahip

olduğu elektrik yükü azalmaya başladı. Artık fotonun etkileşime gireceği yüklü parçacıklar azalmaya başlamıştır ve evren ışımaya başlamıştır (zira fotonu soğurmak artık zorlaşmıştır).

Etkileşmeden kurtulan ve uzaya serbestçe yayılan fotonların frekansı evrenin genişlemesi nedeniyle kırmızıya kayar. Bu ışıma da yaklaşık 14 milyar yıl sonra kozmik mikrodalga arkaplan ışıması olarak keşfedilecektir.

2.Kozmik Enflasyon

1980 başlarında Guth ve diğerleri, Büyük Patlama’nın problemlerine bir çözüm getirmek amacıyla “şişme” (kozmik enflasyon) ile düzeltişmiş Büyük Patlama Kuramı’nı öne sürmüşlerdir.

Genel olarak şişme, standart Büyük Patlama’da olduğu gibi evrenin genişlemesinin “kuvvet yasası” (mesafenin belli bir kuvveti) olarak değil “üstel” olması anlamına gelir. Şişme, evrenin hemen başlangıçta, ilk 10-35 - 10-33 saniye aralığında çok kısa süren, ancak üstel olarak 1030 kat büyüyerek devasa bir şekil aldığı döneme verilen isimdir.

Bunu açıklamak için BB sıraında muazzam bir enerji ile etrafa saçılan parçacıkları (radyasyonu) geri toparlayarak bütünlüğü korumaya çalışan kütleçekim kuvvetini yenen bir “basınç kaynağınna” ihtiyaç vardır.. Bu kaynak, Genel Göreliliğe göre yavaş değişen bir skaler (spinsiz) alandır ki buna şişirici denmektedir. Örneğin, CERN’de geçen yıl keşfedilen Higgs parçacığı da bir şişirici ödevi görebilir; bu konudaki çalışmalar çok yoğun bir biçimde sürdürülmektedir.

Özetlemek gerekirse, şişmenin işlevi şu şekilde açıklanabilir: Başlangıçta çok sıcak olan foton gazı yalnızca normal termal basınca sahiptir. Sıcaklık, ışınım basıncı negatif basınç ile karşılaştırılabilecek kadar düştüğünde, üstel genişlemeye neden olan negatif bir basınç kuvveti ortaya çıkar. Kütle çekiminin uyguladığı çekici kuvvetin tersine, negatif basınç iticidir. Şişmeden sorumlu olan işte bu itici etkidir.

Şişme, büyük patlamadan yalnızca 10-35 saniye sonra başladı. Üstel genişleme hızı, evren ölçeğinin izleyen her 10-35 saniyede iki katına çıktığı anlamına geliyordu. Her ne kadar şişme büyük patlamadan 10-35 saniye sonra başladıysa da 10-33 saniye sonra da durmuştur. Bu noktadan sonra evren genişlemesini, ölçeğini iki katına çıkarmak için gereken zaman sürekli olarak artacak bir biçimde sürdürdü. Enflasyon sırasında iki kat genişleme 10-35 saniyesürüyordu. Bugün ise iki kat genişleme için gereken zaman 10 milyar yıldır.

3.Kozmik Kronoloji

Kozmik zaman boyunca evrenin tarihindeki belli başlı olaylar aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

Zaman ≈ 10-43 saniye: Evrenin doğum anı denilebilecek bu zamandaki boyutu bir protondan bile küçük (yani bir metrenin milyar kere milyonda biri) ve sıcaklığı 1032 K civarındadır. Uzayzamanın bu safhasında kuantum titreşimleri bugün varlığına tanık olduğumuz galaksilerin, yıldızların, gezegenlerin tohumları niteliğindedir.

Zaman ≈ 10-34 saniye: Evren bu anlarda şişme (kozmik enflasyon) safhasına girmiş ve büyüklüğünü 1030 kat artırmıştır. Evren adeta fotonlardan, kuarklardan ve leptonlardan meydana gelen yaklaşık 1027 K sıcaklığında bir çorba gibidir bu aşamada.

Zaman ≈ 10-12 saniye: Evren bu anlarda kuarklar ile zamk parçacıklarının oluşturduğu bir çorba (plazma) şeklindedir. CERN’deki LHC-ALICE Deney’inde bu çorba gözlemlenmeye çalışılmaktadır.

Zaman ≈ 10-4 s : Bu anda kuarklar bir araya gelerek hadronları (protonlar ve nötronlar) vebunların karşıt-parçacıklarını meydana getirirler. Evren daha yavaş genişlemeye ve soğumaya başlamıştır. Parçacıklar ve antiparçacıklar birbirleriyle çarpışarlar ve foton ve diğer parçacıklara dönüşürler.

Zaman ≈ 3 dakika : Artık evren protonların ve nötronların birbirleriyle çarpışıp elementleri oluşturabileceği kadar soğumuştur. Bu sürede 2H, 3He, 4He ve 7Li oluşmuştur. Ayrıca bu safhada çok fazla ışıma vardır; fakat eskiye oranla alabileceği serbest yol daha azdır çünkü dalgalar atomlarla ve parçacıklarla çarpışmaktadır.

Zaman ≈ 379 000 yıl : Sıcaklık artık 2970 K’e kadar düşmüş, elektronlar çekirdeklere bağlanmış, atomlar oluşmuştur. Işık nötür parçacıklarla etkileşmediği için daha uzun bir yayılma mesafesine sahip olmuştur. Bu ışıma Kozmik Arkaplan Işımasıdır (CMB). Hidrojen ve helyum atomları kütleçekim sayesinde bir araya gelip yıldızları ve galaksilerin oluşumunu başlatırlar ve bunun sonucu olarak artık evren daha karanlıktır.

Zaman ≈ 14 milyar yıl : Bu gün etrafımızda bulunan gözlemlenebilen evren 1028 cm büyüklüğüne ulaşmış, düz, izotropik ve homojen bir yapıdır. Einstein’ın kütleçekim kuramının mevcut evreni tasvir edebilmesi için evrendeki toplam maddenin yalnızca % 4’ü bizler gibi atomlardan oluşmalı, kalan miktarın % 23’ü Karanlık Madde ve % 73’ü de Karanlık Enerji olmalıdır. Bu yapı WMAP, PLANCK, BICEP gibi çalışmalarda esas alınarak test edilen modeldir.

Karanlık Madde spiral galaksilerin düz dönme eğrilerini açıklamakla kalmaz bizzat yıldızlar gibi yapıların oluşumunda görev alır. Karanlık Enerji ise son evrede evrenin genişlemesindeki hızlanmayı açıklamak için gereken, en basit örneği de Einsten’ın kozmolojik sabiti olan enerji türüdür.

4.Son Söz

Son olarak vurgularsak, Büyük Patlama denildiğinde akla bir şeyin patlaması gibi bir olay gelmektedir fakat bu yanlıştır. Büyük Patlama Genel Çekim teorisi çerçevesinde doğru bir yorumla “uzay-zamanın başlangıcı” demektir. Uzayın bir noktasından bakan biri Büyük Patlama buradan başladı diyemez; işte bu nedenden ötürü evren uzaydaki herhangi bir yerden başladı diyemeyiz.

Aynı zamanda Büyük Patlama’dan önceki zamandan bahsetmek de mümkün değildir zira “zaman” kavramı (ve uzay kavramı) evrenin oluşmasıyla başlar. Büyük Patlama’yla meydana gelen evrenimizin hangi zaman aralıklarında nasıl bir yapıya sahip olduğunu tahmin edebilir ve dolaylı-dolaysız bir takım gözlemlerle sınayabiliriz. Son derece yüksek sıcaklık ve yoğunluktaki ve de son derece küçük hacimdeki bir noktacık olan evrenin “gümlemesi” bir kuantum olasılığına dayanmaktadır. Ancak, gravitasyonun bir kuantum teorisi henüz mevcut olmadığından, gerek bu olasılığın hesabı, gerekse evrenin o aşamasının tam olarak anlaşılması mevcut bilgilerimizle mümkün değildir. Bu bakımdan uzay ve zamanın başlangıç durumları gibi sorular şimdilik fizik-metafizik sınırında kalmayı sürdürecektir

 

 

 

 

 

 

Big Bang Teorisi

Kelâmın Yoktan Yaratılış Düşüncesini

Destekler mi?*

Ahmet Mekin Kandemir**

Big Bang Teorisi Kelâmın Yoktan Yaratılış Düşüncesini Destekler mi?*

 

 

Öz: Kelâmcıların geliştirdiği hudûs delili ve cevher-araz teorisiyle ortaya koydukları evren tasavvuruna göre âlem,sonradan ve yoktan yaratılmıştır. Günümüzde bazı teolog ve felsefeciler tarafından Big Bang Teorisinin kelâmın bu tezini bilimsel olarak ispatladığı iddia edilmektedir. Bu iddiayı savunanlar tarafından büyük patlamanın

başladığı tekillik durumu mutlak yokluk ile eşdeğer kabul edilmektedir. Mevcut fiziksel yasalarla büyük patlamanın gerçekleştiği tekillik durumunun tanımlanamadığı ve bu yasaların o noktadan sonra geçerliliğini yitirdiği açıktır. Ancak kanaatimizce bu, tekillik noktasının hiçbir zaman aşılamayacağı anlamına gelmez.

İlerleyen zamanlarda tekillik durumunu açıklayacak ve öncesine ilişkin bir takım veriler sunacak bir teori ortaya konulması mümkündür. Dolayısıyla bugünün bilimsel imkânlarıyla ulaştığımız son noktada durmak ve buna yokluk demek pek makul görünmemektedir. Kuantum modelleri ise tekillik durumunun oluşumuna boşlukta

(vacuum) meydana gelen kuantum dalgalanmalarının neden olduğunu öne sürmektedir. Ancak buradaki boşluk kavramı ile felsefe ve kelâmdaki yokluk kavramlarının aynı şeye tekabül etmediği ortadadır. Çünkü fizikteki bu

boşluk kuantum yasalarını ve dalgalanmaya izin veren miktarda bir enerjiyi barındırmaktadır. Kelâmdaki yokluk ise, kendisinden önce hiçbir maddî varlığın bulunmadığı mutlak bir hiçlik olarak tasvir edilmektedir. Büyük patlamanın gerçekleştiği tekillik durumu ve öncesinde görelilik teorisinin ya da kuantum fiziği yasalarının geçerli olduğu bilimsel verilerle tam olarak ortaya konabilmiş değildir. Dolayısıyla ne görelilik teorisinden hareketle Big Bang’in başladığı tekillik durumunu yokluk olarak nitelemek, ne de bu tekilliğin kuantum dalgalanmaları sonucu

nedensiz bir şekilde meydana geldiğini söylemek doğru bir yaklaşım olacaktır. Sonuç olarak Kanaatimizce Big Bang, yoktan yaratılış anını bilimsel olarak izah eden bir teori olarak değerlendirilemez, ancak şu anki fizik ve matematik bilgimizle uyumlu bir “bilimsel başlangıç” modeli olarak kabul edilebilir.

Giriş

Yaratılış fikri İslam düşüncesinin temelini oluşturmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette Allah’ın var ve bir olduğu, evreni ve içinde bulunan tüm varlıkları yarattığı ifade edilmektedir.

Bununla birlikte yoktan yaratma düşüncesi dinin temel kaynakları olan Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde ifade olarak da Allah’a izafe edilen bir eylem olarak da açıkça yer almamaktadır. Ancak yoktan yaratmanın aksi düşünüldüğünde Allah ile beraber başka ezelî varlıkların kabulü söz konusu olacağından (ta‘addüd-i kudemâ) özellikle kelâmcılar yoktan yaratma düşüncesini ispat etmeye çalışmışlardır. Onlar bu düşünceyi daha çok Allah’a sıfat olarak yüklenen “hâlık”, “mübdî”, “muhdis”, “fâtır” vb. bazı fiillerin semantik tahlili ile ortaya çıkarmaya çalışmışlardır. Bu anlamın çıkarılmasına en müsait kelime “halk”dır. Bu kavram sözlükte, bir şeyi yok iken var etmek, bir varlığı daha önce benzeri ve modeli olmaksızın, modelsiz meydana getirmek, bir varlıktan başka bir varlık meydana getirmek” gibi anlamlara

gelir (Erdem, 2010, s. 50-51). Kur’an’da da bu kavram Allah için kullanılırken “eşi ve benzeri olmaksızın bir şeyin var edilmesi ve yaratılması” anlamında kullanılmıştır (Meryem, 19/67).

Yoktan yaratma düşüncesinin kendisinden rahatlıkla çıkarılabileceği ayet ve hadislerin de var olduğunu ifade etmek gerekir. Özellikle “İnsan, daha önce hiçbir “şey” değilken (yokken), onu yarattığımızı düşünmez mi?”( Meryem, 19/9). “(Zekeriyya)! …Nitekim daha önce, hiçbir şey değil iken seni de yarattım” ayetleri ile “Allah vardı, ondan başka hiçbir şey yoktu” (Buhâri, Bed‘ül-halk,

3191) hadisi bu konuda temel dayanak noktalarını oluşturmuştur (Yavuz, 1988, s. 356).

Ancak Kur’an’da yaratılış ile ilgili ayetler bulunmasına rağmen Kur’an’ın ortaya koyduğu bir yaratılış modelinden (kozmogoni) bahsetmek mümkün değildir. Çünkü Kur’an’ın amacı teolojiktir; bu konuda felsefî ve bilimsel bir model ortaya koymak gibi bir amacı yoktur. Bu nedenle kelâmcılar Allah’ın varlığını, âlemin ise sonradan ve yoktan yaratılmış olduğunu ispat etmek için hudûs delilini geliştirmiş; bu delilin en kritik öncülü olan “âlem hâdistir” önermesini desteklemek için de cevher-araz (atomculuk) teorisinden yararlanmışlardır.

Günümüzde William Lane Craig gibi bazı felsefeciler tarafından fizikteki Big Bang Teorisi evrenin sonradan ve yoktan yaratıldığının bir kanıtı olarak yorumlanmaktadır (Craig, 1979, s. 116-117).1 Bu şekildeki yorumuyla birlikte “Standart Büyük Patlama Modeli” olarak isimlendirilen bu modele göre evrenin sonlu bir geçmişte ve belli bir zamanda, çok yoğun ve sıcak bir noktadan (tekillik) büyük bir patlama ile meydana geldiğinin ortaya konması, yoktan yaratılışın bilimsel ispatı olarak değerlendirilmektedir (Uslu, 2007, s. 20). Bu tebliğin amacı kelâmın yokluk ve ma‘dum kavramlarına yüklediği anlam ile büyük patlama kozmolojisindeki

tekillik kavramlarını analiz ederek, yoktan yaratılışın (creatio ex nihilo) bilimsel bir ispatı olarak sunulan Big Bang Teorisinin böyle bir ispat değeri taşımadığını ortaya koymaktır.

Big Bang Teorisinin Evren Tasarımı

Big Bang Teorisine göre içinde yaşadığımız evren, bundan yaklaşık olarak 13,7 milyar yıl önce, sonsuz yoğun ve sıcak bir tekillik durumundan, ani bir patlama (açılma, genişleme) ile meydana gelmiştir. Bu teoriden önce zamanın ve uzayın sonsuz geçmişten sonsuz geleceğe sürüp gittiği inancı dönemin fizikçileri tarafından tartışmasız bir şekilde kabul edilmekteydi.

Ancak Einstein’ın izafiyet teorisi evrenin bir başlangıcı ve olası bir sonunun olmasını

gerektirmekteydi. Bu ise temelinde değişmeyen, var olan ve var olmayı sürdürecek olan bir evren görüşünün, artık geriye dönmemek üzere yerini, dinamik, geçmişte sonlu bir zaman önce başlamış ve gelecekte de sonlu bir zaman sonra bitebilecek, genişleyen bir evren kavramına bırakması anlamına gelmekteydi (Hawking, 1988, s. 55).

Hollandalı fizikçi Willem de Sitter (1872-1934) izafiyet teorisi 2 üzerinde yaptığı çalışmalarda evrenin genişlemesi gerektiğini teorik olarak ortaya koymuştur (Şimşek, 1980, s. 22). Ancak İzafiyet teorisi evrenin giderek genişlediğini ortaya koysa da Einstein (1879-1955), evrenin statik olduğuna o kadar inanmıştı ki bu fikri kabul etmek istememiştir. Einstein, genişleme fikrinin “kozmoloji ilkesine”3 aykırı olduğunu düşündüğünden denklemine “kozmolojik sabit” adını verdiği bir terim (sayı) eklemek zorunda kalmıştır. Eklediği bu sabiti karşı çekim kuvveti olarak, diğer kuvvetlere benzemeyen, belli bir kaynaktan çıkmayan, ama uzay-zaman dokusu içerine yapay olarak yerleştirilmiş bir kuvvet olarak tanımlamıştır. Bu kuvvet evrendeki maddenin birbirini çekmesini tam olarak karşılayacak ve böylelikle evrenin statik yapısı korunacaktı (Hawking, 1988, s. 63). Ancak 1920’lerde Rus matematikçi Alexander

Friedman (1888-1925) Einstein’in kütle çekimi alan denklemleri üzerinde çalışmış ve

bu denklemlerde kozmolojik sabite gerek olmadığını ortaya koymuştur (Weinberg, 1998,s. 34). Einstein da daha sonra yaptığı hatayı fark etmiş ve İzafiyet Teorisi adlı kitabının ilgili bölümüne bir ek yazarak Friedman’ın haklılığını kabul etmiş, genişleyen uzay fikrinin kabul edilebileceğini belirtmiştir (Einstein, 2010, s. 121-122).

Genişleyen evren teorisi 1929 yılında Edwin Hubble’ın (1889-1953) kırmızıya kayma-uzaklık (red shift) yasasını bulmasıyla birlikte gözlemsel verilerle kanıtlanmıştır (Silk, 2003, s. 32). 2 İzafiyet teorisine göre uzunluk, kütle ve zaman kavramları izafî/göreli kavramlardır. Örneğin ışık hızına yakın hızla hareket eden cisimlerin, hareket yönündeki boyutları kısalır, kütleleri artar. Işık hızına ulaşan hareketli cismin, hareket yönündeki uzunluğu sıfır, kütlesi ise sonsuz olur. Bu nedenle hiçbir şey ışık hızıyla hareket edemez.

Özel görelilik kuramına göre, sıradan bir nesne sonsuza kadar ışıktan daha yavaş gitmeye mahkûmdur.

Ancak ışık, ya da gerçek kütlesi olmayan dalgalar ışık hızında gidebilirler. Özel görelilik klasik fizikteki kütlenin değişmezliği ilkesinin de aksini ortaya koymaktadır. Buna göre bir cismin kütlesi hızına bağlı olarak artmaktadır ve hareket halindeki bir cismin kütlesi artıyorsa bu artışın nedeni hareketinden doğan enerjisi olmalıdır. Yani

kütle ile enerji eşdeğerdir ve kütle yoğunlaşmış enerjiden başka bir şey değildir (Einstein, 2010, s. 36, 44-46.

Topdemir-Unat, Bilim Tarihi, 2008, s. 330-333; Hawking, 1988, s. 40. ).

3 Kozmoloji İlkesi: Evrenin izotropik (eş yönlü) ve homojen olması demektir. İzotropik oluşu bir noktadan hangi yöne bakılırsa bakılsın evrenin aynı şekilde görünmesi demektir. Homojen oluşu ise evrenin her yerden aynı görünüme sahip olması demektir. Yani iki ayrı noktadan evrene bakan iki kişinin gördükleri evren tablosu birbirinin aynısı olacaktır (Şimşek, 1980, s. 25.). Kopernik’ten beri kabul edilen bu varsayıma İngiliz Astrofizikçi Edward Arthur Milne Kozmoloji İlkesi adını vermiştir. Buna göre tipik bir gökadadaki gözlemci, hangi tipik gökadaya binmiş olursa olsun, diğer bütün gökadaları aynı desendeki hızlarla hareket ediyor görmelidir. Herhangi iki gökadanın göreli hızının, tam Hubble’ın bulduğu gibi, o gökadaların aralarındaki uzaklıkla doğru orantılı olması bu ilkenin matematiksel bir sonucudur (Weinberg, 1998, s. 21-22.).

Hubble’ın devasa bir teleskopla yaptığı gözlemler Doppler etkisinden4 hareketle evrenin genişlediğini ortaya koymuştur. Ayrıca Hubble yaptığı bu gözlemlerle bir yıldız kümesinin kırmızıya kayma miktarının (uzaklaşma hızı) gelişigüzel değil, kabaca bizden olan uzaklığı ile doğru orantılı olduğunu da tespit etmiştir (Weinberg, 1998, s. 19). Bu da evrenin statik olduğu inancını yıkmış, yıldız kümeleri arasındaki uzaklığın sürekli artmasıyla evrenin genişlemekte olduğunu ortaya koymuştur (Hawking, 1988, s. 63). Günümüzde Hubble Yasası adı verilen bu formül kullanılarak yıldızların uzaklaşma hızları tespit edilebilmekte ve belli bir zaman sonra hangi galaksinin nerede olacağı tespit edilebilmektedir. Örneğin bir galaksinin bir milyar yıl sonra nerede olacağını tespit etmek mümkündür. Aynı şekilde bağıntıyı ters çevirerek galaksilerin bundan bir milyar yıl önceki konumlarını tespit etmek de mümkündür.

Bu şekilde zaman çizgisinde geriye doğru giderek evrenin başlangıç noktasına gidebiliriz.

Dolayısıyla evrenin yaşını da tespit etmiş oluruz (Taslaman, 2013, s. 46).

Teorinin en önemli kanıtlarından biri de “kozmik mikrodalga arka alan radyasyonu”dur. Fred Hoyle’un deyimiyle böylesi büyük bir patlamanın mutlaka bir kalıntısı/fosili olmalıydı. 1965 yılında, New Jersey’deki Bell Telefon Laboratuvarlarında Arno Penzias ve Robert Wilson adında iki radyo astronom son derece duyarlı bir mikrodalga detektörünü kullanarak tesadüfen bir çeşit “parazit” şeklinde bu kalıntıyı tespit ettiler (Weinberg, 1998, s. 44). Bulgularını

Princeton Üniversitesinde Bob Dicke ve Jim Peeples adlı iki Amerikalı fizikçinin mikrodalgalar üzerindeki araştırmalarıyla karşılaştırdıklarında, yaptıkları keşfin büyük patlamanın fosili olduğunu fark ettiler ve bu buluşlarından dolayı Nobel fizik ödülünü kazandılar. NASA (Amerikan Ulusal Uzay ve Havacılık Dairesi) 1989’da bu arka alan ışınımını çeşitli dalga boylarında ölçmek üzere COBE (Cosmic Backround Explorer), 2001’de aynı amaçla WMAP (Wilkinson Microwave Anisotropy Probe) adlı bu uyduları uzaya fırlatmıştır. Her iki uydu da bu ışınımı tespit etmiş ve haritasını çıkarmıştır (s. 70).

Big Bang Teorisini destekleyen kanıtlardan bir diğeri ise uzaydaki hidrojen ve helyum miktarıdır.

Atom-altı araştırmalarına göre atomu oluşturan parçacıklardan hidrojen atomunun

oluşması için yıldızlarda olduğundan çok daha yüksek sıcaklıkta bir ortam gerekmektedir.

Yapılan araştırmalar yıldızların ve gezegenlerin yapısının büyük ölçüde (% 73 oranında) hidrojenden oluştuğunu göstermektedir. Hidrojen elementinin ise yıldızlardaki sıcaklıklarda 4 Doppler etkisi şöyle açıklanabilir: Bir ışık ya da her hangi bir elektromanyetik ışınım kaynağı bir gözlemciye göre hareket halinde ise ardışık dalga tepeleri arasındaki uzaklık (ya da ışığın dalga boyu), ışık kaynağı gözlemciye

göre sabit durmakta iken ölçülen dalga boyundan farklı olur. Yaklaşma hareketi sırasında dalga boyu küçülür ve biz ışık maviye kaymıştır deriz. Uzaklaşma hareketi sırasında ise dalga boyu büyür ve bu kez kırmızıya kaymadan söz ederiz. Bu, hızla otomobil süren bir sürücünün trafik radarına yakalanmasına neden olan etkiyle aynıdır.

Geçen bir otomobilin hızı radar sinyalinin frekansındaki kayma kullanılarak ölçülür. Bu etkiyi hem ses hem ışık dalgaları için ilk olarak ileri süren kişi 1842’de Prag’da matematik profesörü olan Johann Christian Doppler (1803-1853) olmuştur. Yıldız hızlarının tipik değerlerini bilmemiz Doppler etkisinin kullanımı sayesinde olmuştur.

Ancak Doppler etkisinin kozmolojik önem taşıyan asıl sonuçları, ancak astronomlar görünür yıldızlardan daha uzakta olan nesnelerin tayflarını incelemeye başlayınca ortaya çıkmıştır (Weinberg, 1998, s. 10.).bile üretilmesi mümkün değildir. Yıldızların yakıtının (ısı ve ışınımının) hidrojen elementlerin sentezlenerek helyuma dönüşmesiyle sağlandığı düşünüldüğünde, evrendeki hidrojen ve helyumun mevcut oranları bilim adamları tarafından evrenin bir başlangıcı olduğunun kanıtı olarak kabul edilir. Çünkü eğer evren sonsuzdan beri var olsaydı, bu durumda hidrojenin

tamamen bitmiş olması gerekirdi. Yıldızlarda bu kadar baskın oranlarda hidrojenin var olması, evrenin bir başlangıcının olduğunu göstermektedir. Hem hidrojenin oluşması için gerekli olan yüksek ısı, hem de evrende tespit edilen hidrojen ve helyum miktarları büyük patlama koşullarında mümkün olabilir (Uslu, 2007, s. 30). Aynı şekilde döteryum ve lityum gibi ağır elementlerin oluşumu da ancak büyük patlama anındaki yüksek sıcaklık ile açıklanabilmektedir (Taslaman, 2013, s. 58).

Evrenin genişlemesi aynı zamanda geçmişte gök cisimlerinin birbirine bugün olduğundan daha yakın olması anlamına gelmektedir. Bu nedenle bu buluş evrenin başlangıcı sorusunu bilimin alanına sokan bir buluş olmuştur. Hubble’ın gözlemleri evrenin sonsuz küçüklükte, sonsuz yoğunlukta ve basınçta olduğu Büyük Patlama denilen bir anın (Big Bang singularity=büyük patlama tekilliği) varlığını göstermekteydi. Bu koşullar altında bilimin kuralları işlemez oluyor ve buna bağlı olarak geleceğe ilişkin kestirimlerde bulunmak imkânsız hale geliyordu. Bu nedenle evrenin, daha önceki zamanlar tanımlanamadığı için büyük patlama denilen bu an ile başladığı ifade edilmiştir (Hawking,1988, s. 24-25).

Big bang tabirinin ortaya çıkışı da oldukça ilginçtir. 1927 yılında Belçikalı astronom Georges Lemaitre (1894-1966) evrenin “kozmik yumurta” adındaki küçük bir hacmin patlamasıyla oluştuğunu iddia etti. Kozmik yumurtanın patlaması için, 1948 yılında “Big Bang (Büyük Patlama) tabirini ilk kullanan kişi Rus Fizikçi Gamow (1904-1968) olmuştur (İnan, 2003, s. 23; Weinberg, 1998, s. 116). Big Bang tabirini meşhur yapan kişi ise, bu teoriye şiddetle karşı çıkan Fred Hoyle (1911-1995) olmuştur. Katıldığı bir radyo programında genişleyen evren teorisi ile alay etmek için Big Bang tabirini kullandı. Bu isim bir anda çok yaygınlaştı ve teorinin gerçek adı haline geldi (Silk, 2003, s. 63).

Bugün mevcut bilimsel imkânlarla bilim adamları fizik kanunlarını işleterek evrenin oluşumuna ilişkin matematiksel hesaplamalar yapmakta ve bunu başlangıç anına çok yakın bir zaman dilimine kadar, 10-43 saniyeye kadar götürebilmektedirler (Weinberg, 1998, s. 97-114;

İnan, 2003, s. 24-26; Davies, 1996, s. 31-46; Tuna, 2013, s. 152-177). Planck5 Zamanı olarak kabul edilen bu zamana sıfır zamanı ve evrenin o anki yoğunluğuna sonsuz yoğunluk demek de mümkün değildir. Çünkü zamanın sıfır, yoğunluğun sonsuz olduğu anda hiçbir şey, zaman, madde, enerji ve uzay mevcut değildi. Sıfır zamana yaratılmanın başladığı an diyebiliriz

(İnan, 2003, s. 24). Ancak Planck zamanı da sıfıra çok yakın bir zamanı ve müthiş

5 Max Planck (1858-1947) Kuantum Teorisinin kurucularından kabul edilir. Kuantum çalışmaları ve bilime yaptığı diğer katkılar için bkz. Topdemir-Unat, 2008, s. 318 vd.

derecede yoğun bir durumu ifade etmektedir. Bu aynı zamanda muazzam bir çekimin var olması demektir. Böylesine yüksek bir çekim alanına tekillik (singularity) adı verilmektedir (Tuna, 2013, s. 145). Bu müthiş küçük ortamda, çok güçlü bir çekim kuvveti altında bütün evren, sıkışık, yoğun ve sonsuz denecek kadar küçük bir mekâna sığmıştı. Bu mekânın boyutları10-33 santimetredir. Buna da Planck uzunluğu denir. Evrenin dört kuvveti olan çekim kuvveti, elektromanyetik kuvvet, zayıf kuvvet ve çekirdek kuvveti bu küçücük mekânda birleşik halde bulunmaktaydı (s.154).

Bu nokta aynı zamanda bilimin önünde aşılması şu an için imkânsız bir duvar örmektedir.Çünkü bundan sonra artık uzay, zaman ve maddeyi tanımlamakta yetersiz kalmaktayız. Klasik fizik ve matematik bu aşamadan sonra çaresiz kalmakta ve işlevini yitirmektedir. Ancak Kuantum fiziğindeki gelişmeler ve atom altı parçacıkları üzerinde yapılan hızlandırma deneyleri ile birlikte belki bu aşamanın öncesine ilişkin birtakım bilgilere ulaşılabilecektir.

Big bang tekilliğini mutlak yokluk ile eşdeğer kabul etmek ve buradan hareketle teorinin yoktan yaratılışı ispat ettiğini iddia etmek ne derece isabetli bir davranış olur? Bunu tespit edebilmek için kelâmcıların yoktan yaratılış düşüncesini de izah etmek gerekmektedir.

Kelâmda Yoktan Yaratılışın İspatı: Hudûs Delili İlk Müslümanlar Allah’ın varlığını ve evrenin yoktan yaratıldığını ispat etmek gibi bir gayretin içine girmemişlerdir. Fakat hicrî II. yüzyıla varmadan İslam’ın çeşitli din ve kültürlerle etkileşime girmesiyle birlikte karşılaşılan ateist, materyalist ve düalist fikirlere karşı tevhid inancını savunmak ve Allah’ın varlığını aklî deliller kullanarak ispat etmek bir zorunluluk haline gelmiştir. Kelam ilminin kurucuları olarak kabul edilen Mu‘tezile mezhebinin ortaya çıkışında ve sistematik fikirler ortaya koymasında bu ihtiyacın etkili olduğunu söylemek mümkündür (Işık, 1967, s. 43; Topaloğlu, 1987, s. 69).

Gazzâlî (ö. 505/1111) öncesi kelamcılar varlıkları genellikle, hâdis ve kadîm olmak üzere ikiye ayırmışlardır. Örneğin Bâkıllânî (ö.403/1013) varlığı; daima var olan ve varlığı ezeli olan kadîm; varlığının başlangıcı olan ve var olmak için başka bir varlığa ihtiyaç duyan muhdes olmak üzere iki kategoriye ayırır (Bâkıllânî, 1987, s. 36). İlk sınıflandırmada kadîm kelimesi Allah Teâlâ için, hâdis kelimesi ise Allah dışındaki bütün varlıklar için kullanılmaktadır (Nesefî, 2013, s. 34). Kadîm; varlığının başlangıcı olmayan ve yokluğu mümkün olmayandır (Kâdî Abdulcebbâr, 1988, s. 107). Yani Allah ve sıfatları söz konusu olduğunda kadîm her zaman var olan anlamında kullanılır. Bu anlamda Allah başlangıcı ve sonu düşünülemeyecek şekilde kadîmdir. O’nun varlığına yokluk ârız olmamış ve hiçbir zaman da olmayacaktır (Nesefî, 2013, s. 34). Muhdes ise, daha önce yok iken sonradan var olan demektir. Örneğin;

filancada daha önce kendisinde olmayan bir hastalık veya baş ağrısı hâdis oldu (meydan geldi) deriz. Ya da filanca bu arsaya daha önce burada olmayan bir bina yaptı deriz (Bâkıllânî,1987, s. 37). Bu kullanımdan hareketle hâdis varlık; “var oluşta ezelî olandan sonra gelen” şeklinde tanımlanır (Cüveynî, 1969, s. 259).

Bu tanımdan da anlaşıldığı üzere kelâmcılar varlıkları Allah ve âlem olmak üzere ikiye ayırmış ve her ikisinin varlık kategorisi olarak farklı olduğunu vurgulamışlardır. Âlemi Allah ve sıfatları dışındaki bütün varlıkları ifade eden bir kavram olarak tanımlamışlardır (küllü mevcûdinmâ sivallahi teâla) (Cürcâni, 1985, s. 149; Bâkıllânî, 2000, s. 29). Bu âlem tanımının içine Allah dışındaki tüm varlıklar; insanlar, hayvanlar, bitkiler, gezegenler, yıldızlar gibi görülebilen varlıkların yanı sıra, melekler, cinler ve şeytan gibi görünmeyen varlıklar da girmektedir.

Bu yönüyle kelâmdaki âlem kavramının fiziğin evren tanımından daha geniş ve kapsamlı olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü fizik duyu gözlem ve deneye konu olmayan varlıkların içerisinde yer aldığı bir evren tanımı yapmaz.

Kelamcılara göre âlem cevher ve arazlardan oluşur. Varlığın en basit ve bölünemeyen parçası (el-cüz’üllezîyetecezze’) atomda son bulur. Bu basit cevherler birbirleriyle bitişip (ittisâl) terkipler oluşturur veya birbirlerinden kopup ayrılırlar (infisâl). Yani sürekli bir hareket ve sükûn halindedirler. Ancak bu hareket ve sükûn atomların kendi tabiatından değildir.

Onları hareket ettirip duran Allah’ın iradesidir (Bolay, 1989, s. 360).

Buraya kadar izah ettiğimiz kelâmdaki âlem tasavvurunun genel karakteri; boşluk fikrini ve tabii determinizmi reddetmesi, cevher-araz teorisini ve Allah’ın iradesi tarafından kuşatılmış sürekli bir oluş-yok oluş sürecini esas almasıdır (s. 359). Kelâmcılar bu âlem tasavvurlarını ortaya koyarken “hâdis varlıkların sonluluğu” ilkesinden yola çıkarak sadece cisimlerin değil, arazların, uzayın, zamanın, hareketin, bir bütün olarak evrenin sonlu birimlerden oluştuğunu iddia ederler. Dolayısıyla kelâm atomculuğu sadece maddeye dair bir tasvir olmayıp, daha çok bir evren modelidir ve bu nedenle kozmolojik bir perspektifle ele alınması gerekmektedir

(Bulğen, 2012, s. 153).

Kelâmcılar tarafından ortaya konan bu evren modelinde Allah’ın varlığını ve âlemin yaratılmış olduğunu ispat etmek amacıyla geliştirilen hudûs delilinin dört mukaddimeden oluşan ilk şeklini Ebu’l-Huzeyl el-‘Allâf’ın (ö. 235/849-50) ortaya koyduğu kabul edilmektedir(Günaltay-Bayın, 2008, s. 63; Topaloğlu, 1987, s. 81). Sözlükte “sonradan meydana gelmek” anlamında mastar olan hudûs kelimesi; “araz olsun cevher olsun bir şeyin başta yok iken sonradan var olması” şeklinde tanımlanır. Kelâmî bir terim olarak hudûs; bir varlığın, olayın, hatta bütünüyle evrenin mevcudiyetini yokluğun öncelemesi, bunların bir zamanlar yokken sonradan var olması olgusunu ifade eder (Topaloğlu, 1998, s. 304-305).

Kâdî Abdulcebbâr’ın (ö. 415/1025) aktardığına göre Ebu’l-Huzeyl el-Allâf, delilini şu şekilde kurgulamıştır: Cisimlerde birleşme (ictima‘) ve ayrılma (iftirak) gibi manâlar mevcuttur./ Bu manâlar muhdestir./ Cisim bu manâlardan ayrı düşünülemez ve varlığı bu manalardan önce olamaz./ Bunlardan ayrı olarak ve bunlardan önce var olamadığına göre, cismin de bu manâlar gibi muhdes olması zorunludur (Kâdî Abdulcebbâr, 1988, s. 95). Onun bu delilini ictima‘ ve iftirâk kavramları üzerine inşa etmesinin nedeni, hâdis varlıklar için “parça”dan ve “bütün” den bahsedilebilir olmasıdır. Çünkü hâdis varlıklar parçalardan oluşmuştur. Parçalardan

oluşan bir şeyin ise toplamı ve bütünü olmalıdır (Hayyât, 1993, s. 9-10). Ancak aynı durum kadîm varlıklar için söz konusu değildir. Kadîm varlığın bir sonu ve sınırı olmadığı için, onun hakkında parça veya bütünden söz edilemez. Dolayısıyla kadîm bir varlık için birleşme ve ayrılma da söz konusu olamaz.

Kâdî Abdulcebbâr da Ebu’l-Huzeyl’in delil kurgusunu olduğu gibi benimser ve kullanır

(Kâdî Abdulcebbâr. 1988, s. 96). Hudûs delilini kullanan diğer bir Muʻtezile âlimi Ebu Ali el-Cübbâî (ö. 303/916)’ye göre bu delil ile Allah’ın varlığını ispat edebilmek için cisimlerin yaratıcısının kendileri olmadığının da ayrıca ispat edilmesi gerekir. Bu durumda delilin şöyle kurgulanması gerekmektedir: Âlem hâdistir./Her hâdisin bir muhdisi vardır./Âlemin muhdisi kendisi veya kendi içinden bir şey olamaz./O halde âlemin muhdisi âlemden ayrı biridir, yani Allah Teâlâ’dır (Koloğlu, 2011, s. 223-224).

Mu’tezile’nin temellerini attığı hudûs delili ve delile temel teşkil eden cevher-araz teorisi Ehl-i sünnet kelâmcıları tarafından da benimsenmiş ve kullanılmıştır. Örneğin Gazzâlî delili şöyle formüle eder: Her hâdis olan, varlık sahasına çıkmak için bir sebebe muhtaçtır./Âlem hâdistir./O halde onun da bir sebebi bulunması gerekir (Gazzâlî, 2012, s. 36). Gazzâlî’nin hudûs delilinin ilk öncülüne bakıldığında onun, mümkün varlıkların var olmak için bir sebebe ihtiyaç duymasını delilin bir ön verisi olarak düşündüğü görülmektedir (Kılavuz, 2009, s.181). Bu uygulamasıyla o, imkân delilinde kullanılan, “mümkün”, “muhassıs” ve “müreccih” kavramlarını da hudûs delilini ispat etmek için kullanmakta ve bir nevi hudûs ile imkân delillerini mezcetmektedir.

Son dönem kelâm eserlerinde kullanılan hudûs delilinin en yalın ve en meşhur kurgusu şu şekildedir: Âlem, bütün parçalarıyla hâdistir./Her hâdis olanın bir muhdise ihtiyacı vardır./O halde, bu âlemin de bir muhdisi vardır ki, O da hâdis olmayan, Vâcibu’l-Vücûd olan Allah Teâlâdır(Gölcük-Toprak, 2012, s. 161).

Hudûs delilinin tüm formlarında âlemin hudûsunun ispatlanması meselesi delilin en önemli noktasını oluşturmaktadır. Çünkü yaratıcının varlığı, âlemin yaratılmışlığından hareketle ispat edilmektedir. Bu nedenle kelâmcılar özellikle bu mukaddimenin ispatına ağırlık vermiş ve bu hususu ispat ederken çeşitli metotlar takip etmişlerdir. Kısaca ifade etmek gerekirse kelâmcılar âlemdeki değişimlerden hareketle âlemin yaratılmış olduğunu ortaya koymuşlardır. Buna göre cisimlerde hareket, sükûn, ictima‘, iftirâk, renk, tat, koku vb. birtakım arazların varlığı gözlenmektedir. Bu arazların yok iken var olduğu, var iken yok olduğu duyu verileriyle tespit edilebilmektedir. Dolayısıyla bunların hâdis olduğu ortadadır.

Bu niteliklerden biri ile nitelenmeyen herhangi bir cismin var olması da mümkün değildir.

Yani cevherler de bu arazların varlığına bağlı olarak var olmaktadırlar. Dolayısıyla cevherleri ve cevherlerin taşıyacağı arazları her an yaratan bir varlık olmalıdır. Çünkü bu süreçlerin maddenin kendisinden kaynaklanması mümkün değildir, dolayısıyla bunlar ancak Allah’ın yaratmasıyla mümkün olabilir.

Kısaca özetlemek gerekirse kelâmcıların hudûs delili ve cevher-araz teorisi ile ortaya koydukları evren tasavvurunun şu niteliklere sahip olduğu görülmektedir: Varlık (mevcûd) Alla ve âlem olmak üzere iki kategoriye ayrılır. Allah’ın dışındaki bütün varlıklar âlem kategorisindedir.

Âlemin bütün parçaları nitelik itibariyle Allah’tan farklı olarak cevher ve arazlardan

oluşmaktadır. Âlemi oluşturan varlıklardan hiçbiri bunun dışında değildir. Âlem bütün

parçalarıyla birlikte, hareket, zaman ve mekân dâhil olmak üzere hâdistir, yani sonradan ve yoktan (fiziksel anlamda mutlak hiçlikten) yaratılmıştır. Evrenin kesin olarak bir başlangıcı vardır. Yani daha önce Allah vardı ve hiçbir şey yoktu. Zaman ve mekân denilen olgular âlemin yaratılışı ile birlikte ortaya çıkmıştır, yaratılmıştır. Dolayısıyla âlem yaratılmadan önceki bir zamandan veya âlemin içinde yaratıldığı bir mekândan bahsetmek anlamsızdır. Sonlu birimlerden (cevher) oluşan evrenin bir başlangıcı olduğu gibi bir sonu ve sınırı vardır. Çünkü cevher ve arazlardan oluşan bir şeyin sonsuz ve sınırsız olması düşünülemez. Cevher ve arazlardan oluşan bu âlem, sürekli olarak oluş-bozuluş (kevn-fesâd) sürecini yaşamaktadır

ve aynı şekilde sürekli bir değişim ve dönüşüm içerisindedir. Arazlar geçici bir süreliğine cevherde varlığını sürdürür ve yok olurlar. Daha sonra bunun yerine sürekli olarak yenileriyaratılır. İşte bu sürekli yaratmayı (teceddüd-i emsâl) yapan Allah Teâlâdır.

Görüldüğü üzere kelâmcılar Kur’an’ın ruhuna uygun olarak yoktan ve sonradan yaratılmış (hâdis), sonlu, süreksiz ve her an yaratılışın devam ettiği bir evren tasavvurunu savunmuşlardır.

Bunu ispat etmek için ise hudûs delili ve atomculuk teorisinden yararlanmışlardır.

Burada âlemin yoktan yaratılmış olduğu, tevhit ilkesinin bir gereği olarak savunulmuştur.

Çünkü aksi bir durum kabul edildiğinde Allah’ın dışında kadîm bir varlığın kabulü söz konusu olur. Bu da kadîm varlıkların çoğaltılması (ta‘addüd-i kudemâ) anlamına gelir ve tevhit inancı ile çelişir.

Big Bang Teorisi Yoktan Yaratılışı Destekler mi?

Big Bang teorisi, ortaya konduğundan beri birçok felsefeci ve teolog tarafından yoktan yaratılışın bir kanıtı olarak değerlendirilmiştir. Teorinin böyle bir kanıt değeri taşıyıp taşımadığını tartışmaya geçmeden önce “yok” ve “yoktan yaratma” kavramlarına yüklenen anlamlara bir açıklık getirmek yerinde olacaktır. Yokluğa verilen manaları iki kategoride ele almak mümkündür. Biri varlıkçılık bakımından yokluk, diğeri ise mantık bakımından yokluktur.

Varlıkçılık bakımından yokluk iki şekilde anlaşılır. Birincisi mutlak yokluktur ki bununla

somut anlamda, mutlak varlığın zıttı anlamında bir yokluk kast edilir. Diğeri ise göreli bir yokluktur ki bununla da var olması düşünülen, geçmişte var olmuş ve gelecekte de var olabilecek, ancak herhangi bir sebeple varlığını yitirmiş bir şey kast edilir. Mantık bakımından yokluk derken de çoğunlukla zihindeki göreli bir yokluk kast edilir (Atay, 1974, s. 133-134).Tartışmamızın merkezinde yer alan diğer bir kavram olan “yoktan yaratma” (creatio ex nihilo) kavramının da iki şekilde tanımlandığını görmekteyiz. Birincisinde yoktan yaratma,“hiçbir şey yok iken Tanrı’nın bir şeyleri yaratması” şeklinde tanımlanırken, ikinci tanımda ise, “hiçbir malzeme kullanmadan yaratma, maddeye muhtaç olmadan yaratma” şeklinde tanımlanmıştır (Uslu, 2007, s. 133). İslam filozofları ortaya koydukları sudûr ve feyz teorilerinde Tanrı’nın yaratma esnasında hiçbir malzeme kullanmaması anlamında ikinci tanıma yakın dururken, birincisini kabul etmemektedirler. Bununla birlikte onlar bu ilk tanımı Tanrı’dan

sudûr eden ilk akıl için kullanmaktadırlar. Onlar ayaltı âlem için ise mutlak yokluktan

yaratılışın söz konusu olmadığını, bütün oluş (hudûs) ların “imkân” denilen bir nesne üzerinden meydana geldiğini ifade etmektedirler (Atay, 1974, s. 135).

Kelâmcılar ise hudûs delilinde yaratılanların sonradan yaratılmış (hâdis) olduğunu ısrarla vurgulamaları yönüyle ilk tanıma daha yakın durmaktadırlar. Bununla birlikte kelamcılar muhdesin bir şeyden veya bir maddeden meydana geldiğini kabul etmezler. Zira onlara göre yaratmadan önce ne bir madde ne de kendisinden varlığın çıktığı bir nesne mevcuttu (Düzgün, 1998, s. 73). Onlara göre böylesi bir kabul kadim varlıkların çoğaltılması (ta‘addü’d- i kudemâ) anlamına gelir ve bu da tevhit inancına aykırıdır. Bundan dolayı bunu şiddetle reddetmişlerdir.

Burada ifade edilmesi gereken diğer bir husus da “yoktan yaratma” (creatio ex nihilodan dinin anladığı şey ile bilimin anladığı şeyin farklı olduğudur. Dinin yoktan yaratma ile kast ettiği şey mutlak hiçlikten yaratılıştır. Bilim ise daha çok hâlihazırda var olan maddelerin ya da fiziksel anlamda ulaşılabilecek nitelikte olan olguların niteliksel olarak farklı olan yenilerine dönüştürülmesidir. Dolayısıyla bilimsel anlamda yokluk (vacuum) aslında mutlak bir yokluk değil, sadece fiziksel bir boşluktur. Bu boşluk da bir yapıdır ve bazı yasalara tabidir.Mutlak bir hiçlik değildir (Stoeger, 2002, s. 240-246).Kelâmdaki yoktan yaratma düşüncesi ile kastedilen ise mutlak hiçlikten ve yokluktan yaratmadır.

Buradaki hiçlik Allah’ın dışında madde, enerji, yasa, kavram, zihin, zaman ve uzayın,

hiçbir kuantum salınımının, hiçbir olasılık yasasının, hiçbir mantık ya da düzen bağlamının,yani hiçbir şeyin olmadığı durumdur (Erdemci, 2007, s. 29; Stoeger, 2002, s. 243).

Tevhit inancının temellendirilmesi amacıyla “yoktan yaratma” düşüncesi Kelâm kozmolojisinin temelini oluşturmuştur. Bütün kelâm ekolleri âlemin yoktan (mine’l-ma‘dum) yaratıldığı konusunda ittifak halindedir. Bununla birlikte kelâmcılar âlemin kendisinden yaratıldığı yok’un “bir şey” mi olduğu yoksa “hiçbir şey” mi olduğu konusunda ittifak sağlayamamışlardır(Erdemci, 2007 s. 29).

Tekillik-Ma’dûm İlişkisi İslamî literatürde yoktan yaratılış ile ilgili tartışmaların ma‘dûm konusu üzerinde yürütüldüğünügörmekteyiz. Ma‘dûm’un cisim olduğunu söyleyen ve yoktan yaratılış fikriyle çelişen hatta felsefedeki yaratılışın kendisinden gerçekleştirildiği bir temel madde (heyula)düşünBigcesini çağrıştıran Hayyât’ın görüşünü 6 bir kenara bırakacak olursak, temelde iki görüşünağırlık kazandığını söyleyebiliriz:

Genel olarak Mu‘tezile ma‘dûmu “varlığı olmayan mâlum” şeklinde tarif ederek ona, bilginin objesi olarak bir gerçeklik tanırken Ehl-i sünnet ise, ma‘dûmu “hiçbir şey değil” (leyse bişey’) şeklinde açıklamış ve bu suretle yokluğa bir gerçeklik tanımaktan kaçınmıştır. Onlara göre varlıkla mâhiyet birbirinin aynıdır; bu sebeple âlem “lâ şey”den, yani her bakımdan yokluktan yaratılmıştır. ‘Adem, nefy (olumsuzluk) ile eş anlamlıdır; hariçte bir varlığı bulunmayan sırf zihnî bir kavram olup bilinmesi varlığa bağlıdır (Yavuz, 1988, s. 3568).

Bu noktada bir şeyin bilinmesinin varlığına bağlı olması şartı insan için geçerli olabilir. Ancak Allah için böyle bir şart koymak onun her şeyin bilgisine sahip olması (‘âlim) sıfatı il bağdaşmaz. Dolayısıyla evren var olmadan önce de Allah’ın bilgisine konu olması mümkündür.

Bu noktada Mu’tezile’nin konuya yaklaşımının daha makul olduğu söylenebilir. Mu’tezil âlimlerinin çoğunluğu ise ma‘dûmun bir şey olduğunu kabul etmekle birlikte, bunun varlığa (mevcud) ait özellikleri taşımasının söz konusu olmadığını, şey olma dışına herhangi bir özelliğinin bulunmadığını söylemişler; ma‘dûm için şey, makdur, ma‘lûm, ve muhberunanh (kendisinden haber verilen) dışında herhangi bir ismin kullanılmasını doğru bulmamışlardır(Erdemci, 2007, s. 33, 36-37).

Ehl-i Sünnet kelâmcıları âlemin yoktan yaratıldığı ve yok’un hiçbir şey olduğu hususundaittifak etmişlerdir. Onlara göre ma‘dûm hiçbir şey olduğundan tanımlanamaz ve ondan haber dahi verilemez. Onlar Mu’tezile’nin ma‘dûmu bir şey olarak tanımlamasına bir tepki  olarak bu kavramı kullanmaktan kaçınmış, bunun yerine yoktan yaratmayı ifade etmek için“min lâ şey’” ve “lâ min şey” (hiçbir şey) ifadelerini tercih etmişlerdir (s. 33).

Ehl-i Sünnet kelamcılarının bu konudaki hassas tutumları, ma‘dûma şey’iyyet vasfı vermenin Allah ile birlikte başka kadîm varlıklar ve âlemin kendisinden yaratıldığı bir “temel madde” kabul etmek anlamına geleceği kaygısından kaynaklanmaktadır. Ancak ma‘dûmun sadece epistemolojik bir varlığa sahip olduğu kabul edildiğinde bu kaygının da yersiz olduğu ortaya çıkmaktadır.

Esasında ma‘dûm tartışmalarının temelinde kelâmcıların meseleye ontolojik açıdan yaklaşması yatmaktadır. Çünkü yok’un bir şey olduğunun savunulması ona somut bir varlık vermeyi ve âlemin bu ezeli somut varlıktan yaratılmasını gündeme getirmiştir. Ancak sorunun epistemolojik açıdan ele alınması sorunun çözümünü kolaylaştıracaktır. Mu‘tezile konuyu 6 Kaynaklarda kendisine atfedilen, ancak el-İntiśâr’da belirgin şekilde ortaya çıkmayan bu konudaki yaklaşımına göre ma‘dûm, Mu‘tezile’nin çoğunluğunun kabul ettiği gibi yalnızca bir “şey” ya da “cevher” değil aynı zamanda bir “cisim”dir. Çünkü hudûsu anında cisim vasfı sabit bulunan bir varlığın ‘adem halinde de o vasfa sahip olması gerekir. Dolayısıyla eğer bir cisim henüz var olmadan yani ma‘dûm iken cisim değilse onun hudûsü, diğer bir

ifadeyle yaratılışı gerçekleşmez. Şu halde ma‘dûmda sadece hareket / sükûn vasfı eksiktir, bunu da yaratılıştan sonra kazanır (Gölcük, 1998, 17, s. 103-105).

daha çok Allah’ın ilmi açısından tartışmış ve aslında ma‘dûma şey adını verirken Allah’ın ilmi ile ilişkili olarak onun bilinebilir bir şey olduğunu, yani bilginin konusu olduğunu kast etmişlerdir (Düzgün, 1998, s. 49). Ehl-i Sünnet âlimleri de –küçük bir topluluk hariç- ma‘dûmun bilinebileceğini kabul etmişlerdir (Erdemci, 2007, s. 37). Bu durumda ma‘lûm tasavvur halinde yani mümkün varlıklar halinde bulunması yönüyle ezelî olarak kabul edilebilir. Ancak bu ma‘lûmun kendi başına bir gerçekliği olduğu anlamına gelmez. Sadece zihinsel bir ezelîlik durumunu gösterir (Düzgün, 1998, s. 55). Ancak bu zihinsel ezelîlik durumu Allah’ın ilminin ezeli olmasını ifade ettiğinden itikâdî açıdan bir problem teşkil etmemektedir.

Sonuç olarak ma‘dûma şey’iyyet atfeden Mu’tezile’nin de onun fiziksel bir varlığa tekabül etmediğini kabul ettiğine göre, evrenin bir zamanlar yok iken yaratıldığı fikrinin kelâmcıların ortak görüşü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Peki, Big Bang Teorisi yoktan yaratılış düşüncesini ne ölçüde desteklemektedir? Kanaatimizce bu sorunun cevabını verebilmek, büyük patlamanın kendisinden meydana geldiği tekillik (singularity) durumunu tahlil etmek ve bilimin yokluğu (boşluk=vacuum) nasıl tanımladığını ortaya koymakla mümkün olacaktır.

Kelâmdaki ma‘dum tartışmalarının bir benzeri fizikteki “tekillik” konusunda yaşanmaktadır.

Tekilliğin ortaya konması fiziğin kurallarını geriye doğru işletmek suretiyle mümkün olmuştur.

Buna göre şu anda genişlediği ispat edilen evrenimiz geçmişte de genişlemekteydi.

Evrenin genişlemesini bir film şeridi gibi düşünüp filmi hızla geriye doğru sardığımızı hayal edersek, geçmişe doğru büzülen bir evrenle karşılaşırız. Bu büzülme sonuna kadar götürülürse evrendeki tüm maddenin arasındaki mesafenin sıfır olduğu sonsuz yoğunluktaki bir tekil noktaya ulaşılır (Uslu, 2007, s. 48). İşte büyük patlamanın meydana geldiği bu sonsuz yoğunluk durumuna “Big Bang Tekilliği” adı verilmektedir. Ancak sonsuz yoğunluktaki bir evren, fizik yasalarının, hatta uzay ve zamanın bozulduğu ve geçerliliğini yitirdiği bir tekilliktir (Silk, 2003, s. 78).

Evrenin kendisinden meydana geldiği bu tekillik durumunun tanımlanması noktasında birçok tartışma mevcuttur. Tartışmanın odağında bu tekillik durumunun fiziksel bir gerçeklik mi, yoksa sadece matematiksel ve zihinsel bir durum mu olduğu yer almaktadır. Amerikalı felsefeci ve teolog William Lane Craig’e göre uzay, zaman ve bütün maddeler, yani evrenin tamamı bu sonsuz yoğunluktaki tekillik durumundan ortaya çıkmıştır. Ona göre Big Bang’den önce ne olduğunu sormak anlamsızdır. Bu tıpkı Kuzey Kutbu’nun kuzeyinde ne olduğunu sormak gibidir. Aynı şekilde Big Bang’in gerçekleştiği mekânı sorgulamak da anlamsızdır.

Çünkü evrenin kendisinden meydana çıktığı bu nokta, uzayda bir nesne değildir.

Bizzat evrenin ve uzayın kendisinden çıktığı şeydir. Dolayısıyla Büyük Patlama her yerde gerçekleşmiştir diyebiliriz. Ona göre Big Bang teorisinde evrenin var oluşuna ilişkin ulaştığımız son nokta olan tekillik noktası (Big Bang singularity) sonsuz bir yoğunluğa sahip olduğundan “yokluk” ile eş değerdedir. Eğer bir şey nesnel bir varlığa sahipse sonsuz yoğunlukta olamaz. Her ne kadar bu tekillik durumu zaman (10-43 saniye), yoğunluk (10-35 metre) ve sıcaklık10-32 Kelvin) olarak sıfıra eşit değilse de, ulaşılan bu sınırların ötesinde (Planck Duvarı) mevcut fizik yasaları işlemediğinden bu tekillik durumu ancak matematiksel bir nokta olarak nitelendirilebilir. Bu nedenle Big Bang teorisi bize evrenin mutlak anlamda bir başlangıç noktasını vermektedir. Bu da evrenin yoktan yaratıldığının bir kanıtıdır (Craig, 1979, s. 116-117). Yani bu durum açıkça tekilliğin fiziksel bir varlığa sahip olmadığı anlamına gelir.

Burada aşılması gereken önemli bir problem ortaya çıkmaktadır. Craig’in iddia ettiği gibi tekillik kavramının mutlak yokluk olarak kabul edilmesi ve bundan bütün evrenin oluşması, genel görelilik teorisinin Planck duvarında ve ötesinde de geçerli olduğunu kabul etmeyi gerektirmektedir. Craig’in de kabul ettiği üzere, Standart Büyük Patlama Modeli genel görelilik teorisinin âlemin başlangıcından itibaren hep geçerli olduğunu varsaymaktadır. Genel görelilik teorisinin âlemin bugünkü halinde geçerli olduğu kadar, tekillik denen yokluk noktasında da geçerli olduğunu ya da o noktayı doğurduğu varsayımını destekleyecek veya iptal edecek deneysel bir veri bulunmamaktadır. Çünkü bugün evrende geçerli olan fizik yasaları, Planck duvarından önce geçerliliğini kaybetmektedir. Bu durumda genel görelilik

teorisinin âlemin başlangıcından itibaren bağımsız bir güç olarak hep geçerli olduğunu kabul etmek ve bu teoriden hareketle atom altı parçacıklar boyutundaki bir yapının oluşumunu açıklamak mümkün görünmemektedir (Acar, 2006, s. 99-100). Çünkü genel görelilik teorisi âlemin başlangıcında kendisi de dâhil olmak üzere bütün kanunların işlemez olduğunu varsayar (Hawking, 1988, s. 77).

Big Bang’in yoktan yaratılışın bir kanıtı şeklinde yorumlanmasını kabul etmeyenler genişlemeyi  kabul etmekle birlikte ezelî ve değişmez evren inancını destekleyecek modeller önesürdüler. Bunlardan Durağan Modele (steady state) göre evren genişledikçe sürekli olarak yeni maddeler yaratılmakta ve böylece evren durağan ve değişmez yapısını korumaktadır(İnan, 2003, s. 27; Silk, 2003, s. 54). Açılıp-kapanan (oscillating) evren modeline göre ise evren sürekli olarak genişleme-büzülme döngüsünü yaşamaktadır ve bu döngü ezelden ebede devam etmektedir (Hawking, 1988, s. 73-74; Davies, 1996, s. 145). Ancak bu modellerin bilimsel bir dayanakları olmadığı gibi enerjinin korunumu ve entropi gibi en temel fizik yasalarıyla da çelişmektedirler.

Büyük patlamayı kuantum etkileriyle açıklayan teorilerden biri Boşlukta Kuantum Dalgalanmaları Modeli (Vacuum Fluctuation Model)dir. 1973 yılında Edward Tyron tarafından ortaya atılan ve günümüzde Alan Guth, Andrei Linde, Stephen Hawking ve Paul Davies gibi önde gelen birçok fizikçi tarafından kabul edilen bu teoriye göre, bizim evrenimiz ve diğer birçok evren boşlukta meydana gelen kuantum7 dalgalanmaları sonucunda oluşmuştur.

7 Kuantum, atom parçacıklarından oluşan enerji paketleri anlamına gelir. Kuantum Mekaniği ise, bu parçacıkların kütle, elektrik yükü, enerji ve momentumları ile ilgilidir. Isı, ışık ve bütün diğer radyasyonlar küçük paketler halinde yayılır ve bu paketlere “kuanta” adı verilir. Örneğin; foton parçacığı, ışığın bir kuantasıdır (İnan, 2003, s.

153-154).

“Büyük dalgalanma” (big fizz), “kabarcık evren modeli” ya da “baloncuk evren modeli” gibi adlarla da anılan bu modele göre tüm evrenleri doğuran süper-uzay adeta bir sabun okyanusudu ve her evren bu süper uzaydan çıkan bir baloncuktur. Bu model yaşadığımız evrenin bir başlangıcı olduğunu kabul eder, fakat bunun herhangi bir sebebinin olmadığını iddia eder. Çünkü evren oluşmadan önce de kuantum düzeyinde enerji dalgalanmaları söz konusudur. Evrenimiz, ara sıra sebepsizce ortaya çıkıp yok olan kuantum kabarcıklarından (quantum fizz) birinin tünellenmesi sonucu var olmuş ve sonrasında klasik olarak genişlemiştir (Uslu, 2007, s. 99-100, 104). Bu modelin ortaya çıkardığı bir sonuç da kuantum dalgalanmaları sonucu oluşan bu kabarcıkların sonsuz sayıda olabileceğidir. Yani içinde yaşadığımız

evren her an ve rastgele oluşan bu kabarcıklardan sadece bir tanesidir (Varghese,

2002, s. 32).

Kuantum modellerinde sözü edilen boşluktan kasıt mutlak yokluk değildir. Fizikte boşluk, “fiziksel bir yapı” olarak tanımlanır ve bazı fiziksel yasalara tabidir. Birçok fizikçinin boşluk  için yaptığı tanım “bir deneye imkân tanıyan en küçük alan” şeklindedir (Uslu, 2007, s. 157).

Çünkü kuantum dalgalanmaları modelinin üzerine bina edildiği belirsizlik ilkesi en mükemmel boşluğun bile, maddeden ne kadar yoksun olursa olsun, gerçekten tam olarak boş olmadığını ileri sürer. Buradaki kuantum boşluğu daha çok, sürekli olarak ortaya çıkan ve kaybolan bir parçacıklar denizine benzetilebilir. Bu parçacıklar gerçek olanların aksine sanal parçacıklardır. Sanal parçacıklar doğrudan gözlenemez. Belirsizlik ilkesi8 nedeniyle vardırlar ve herhangi bir gözlem eylemi bunları gerçek parçacıklar haline dönüştürür. Enerji, bu parçacıkları yaratmak için boşluktan “ödünç alınır” ve hemen hemen aynı anda geri verilir (Silk, 2003, s. 79-80). Ancak sözü edilen enerjinin nasıl var olduğu ise bu modelin açıklık getiremediği konulardan biridir. Öte yandan tekillik durumundan önce yaşadığımız evren için geçerli olan bir uzaydan bahsetmek mümkün olmadığına göre, tekillikten önceki kuantum

dalgalanmalarının gerçekleştiği bu “boşluk”un da nasıl ortaya çıktığı açıklanmalıdır. Kuantum modeli ise büyük patlamanın kendisinden meydana geldiği tekilliğin mutlak bir yokluk olmadığını, buna sebep olan şeyin boşlukta meydana gelen kuantum dalgalanmaları olduğunu öne sürmektedir. Ancak bu model de dalgalanmayı ve dalgalanmaya neden olan şeyi açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Öyleyse boşlukta kuantum dalgalanmaları modelinin tasvir ettiği şey hiçlikten bir şeylerin meydana çıkması değildir.

Kuantum dalgalanmaları, kuantum yasalarına göre ortaya çıktığı için kuantum yasalarının önceden varlığını gerektirmektedir. Çünkü parçacıkların, boşluk dalgalanmaları ile kısa süreliğine ortaya çıkmasına belirsizlik ilkesi izin verir. Ayrıca kısa süreliğine ortaya çıkan bu 8 Alman fizikçi Werner Heisenberg, 1927’de yayımladığı bir makalesinde, bir atomun ya da bir parçacığın aynı anda hem yerinin hem de hızının belirlenemeyeceğini ortaya koydu. Belirsizlik ilkesi denen bu yasaya göre bir cismin momentumunu ölçersek konumunu tespit edemeyiz; konumunu tespit edersek momentumunu ölçemeyiz. Yani hem konumunu hem momentumunu aynı anda tespit etmemiz mümkün değildir. (Uslu, 2007,s. 73-74.)

dalgalanmalar ortaya çıkabilmeleri için gerekli olan enerjiyi boşluktan “ödünç alırlar.” Öyleyse boşluk sıfır enerjili olmadığı gibi, bu enerjinin yapısında belirsizlik ilkesine imkân veren birtakım fizik yasaları da işler haldedir (Uslu, 2007, s. 158).

Boşlukta geçerli olan bu yasaların mutlak hiçlik olup olmadığı ise tartışmalı bir konudur.

Stoeger’e göre bu yasalar, sırf matematik ve mantık yasaları olsa bile bu mutlak hiçliğe tekabül etmez (2002, s. 246). Kuantum dalgalanmaları modelinin önde gelen savunucularından Heinz Pagels bu sorunu şöyle ifade etmektedir:

“Evrenin yaratılmasından önce var olan hiçlik, tahayyül edebileceğimiz en eksiksiz

boşluktur. Uzay-zaman ve maddenin olmadığı bir haldir. Bu mekânın süreklilik ya da

sonsuzluğun ya da rakamların olmadığı bir dünyadır. İşte bu matematikçilerin “boş

set” dedikleri şeydir. Ancak yine de bu idrak edilemez boşluk, “dolu” bir mevcudiyete

dönüşüyor. Bu fizik yasalarının gerekli kıldığı bir sonuçtur. Peki, yasalar bu boşluğun

neresinde kayıtlıdır. Boşluğa olası bir evrene gebe olduğunu söyleyen şey nedir? Öyle görünüyor ki boşluk bile yasalara tabidir. Uzay ve zamandan önce var olan bir mantık” (Varghese, 2002, s. 32-33).

Bu yasalara hiçlik demek mümkün olmadığı gibi “varlık” demek de pek mümkün görünmemektedir.

Bu yasalar hiçbir varlık yaratılmadan önceki Tanrı’nın ilmindeki tasarımlar olarak

değerlendirilebilir. Kaldı ki tek mesele bu yasaların ne olduğu değildir. Dalgalanmaya neden olan enerjiyi açıklamak gerekmektedir. Ayrıca bu enerjinin bir açıklaması yapılsa bile, bu süreçleri ortaya çıkaran yasaların açıklanması bilimsel açıdan pek mümkün görünmemektedir.

Sonuç

Kelâmcıların ma‘dûm kavramının mutlak yokluk anlamına geldiği, fizikçilerin tekillik kavramının ise mutlak yokluk anlamına gelmediği ortaya konduktan sonra, Big Bang’in yoktan yaratılışı ispat edip etmediği konusunda Craig’e katılmak pek mümkün görünmemektedir.

Mevcut fiziksel yasalarla büyük patlamanın gerçekleştiği tekillik durumunun tanımlanamadığı ve bu yasaların o noktadan sonra geçerliliğini yitirdiği açıktır. Ancak bu durum, bu noktanın hiçbir zaman aşılamayacağı anlamına gelmez. Günümüzde tekilliğin öncesini ve nedenlerini ortaya koymaya yönelik olarak kuantum fiziğinin işletilmeye çalışıldığını, hatta kuantum fiziği ile görelilik teorilerini birleştirme çabalarının sürdürüldüğünü bilmekteyiz.

İlerleyen zamanlarda tekillik durumunu açıklayacak ve öncesine ilişkin birtakım veriler sunacak bir teori ortaya konulması mümkündür. Dolayısıyla bugünün bilimsel imkânlarıyla ulaştığımız son noktada durmak ve buna yokluk demek pek makul görünmemektedir.

Günümüzde geçerliliğini koruyan bilimsel veriler büyük patlamanın gerçekleştiği tekillik durumu ve öncesinde görelilik teorisinin geçerliliğini yitirdiğini ortaya koymaktadır. Ancak bunun yerine tekillik için atom ve atom altı parçacıkların tabi olduğu kuantum fiziği yasalarının geçerli olduğu da tam olarak ortaya konabilmiş değildir. Dolayısıyla ne görelilik teorisinden hareketle Big Bang’in başladığı tekillik durumunu yokluk olarak nitelemek, ne de bu tekilliğin kuantum dalgalanmaları sonucu nedensiz bir şekilde meydana geldiğini söylemek doğru bir yaklaşım olacaktır.

Sonuç olarak Big Bang kelâmcıların tasvir ettiği yoktan yaratılış anının bilimsel bir kanıtı olarak değerlendirilemez. Çünkü patlamanın kendisinden meydana geldiği tekillik durumu kelâmcıların kast ettiği yokluk kavramıyla aynı anlama gelmemektedir. Ancak bu teori mevcut bilimsel teorilerle uyumlu “bilimsel bir başlangıç” olarak değerlendirilebilir. Eğer bu “bilimsel başlangıç” mutlak başlangıç, yani daha öncesinde Tanrı’dan başka hiçbir şeyin olmadığı başlangıç anı olsaydı bile fizik ve kozmolojinin bu ilk yaratılış anını idrak etmesi beklenemez. Çünkü bunun yapılabilmesi için zamanın, yasanın, enerjinin ve kuantum dalgalanmalarının

olmadığı mutlak bir hiçlik durumunun gösterilmesi gerekmektedir. Bunu

yapmak ise hiçbir bilimsel disiplinin işi değildir. Çünkü özelde bilim, genelde ise insanın bilgi kapasitesi, mutlak hiçliğin hâkim olduğu bir anı ortaya koymaya uygun değildir. Bu nedenle kozmoloji ilk yaratılış anını asla idrak edemez (Stoeger, 2002, s. 249). Sonuçta bilimsel olarak ulaştığımız bu son noktada bile evrenin en tutarlı açıklaması yine dini ve metafiziksel bir açıklama olacaktır. Bu da hiç kuşkusuz ki evrenin yoktan yaratıldığı düşüncesidir.

 

 

Kaynakça

Acar, R. (2006). Büyük Patlama Kelâm Kozmoloji Argümanını Destekler mi?. Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 14,89-109.

Atay, H. (1974). Fârâbî ve İbn Sînâ’da Yaratma. Ankara: Aüif Yayınları.

Bâkıllâni, E.B. (1987). Temhîdi’l-Evâil ve Telhîsi’d-Delâil. A.İ. Haydar (Thk.), (1. Bs.) Beyrut: Müessesetü Kütübi’s-Sekâfiyye.

Bâkıllâni, E.B. (2000). el-İnsâf fî Yecibu İ’tikâduhû ve lâ Yecûzu’l-Cehlü bihî. M.Z. Kevserî (Thk.), (2..Bs.). Kâhire: el-Mektebetü’l-

Ezheriyye li’t-Türas.

Bolay, S.H. (1989). Âlem. TDVİA (C. 2, S. 357-360). Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

Buhâri, E.A. (1400 H.). Câmi‘u’s-Sahîh M.F. Abdulbâkî (Thk.), (C. 1-4). Kahire: el-Matba‘atü’s-Selefiyye.

Bulğen, M. (2012). Klasik Dönem Kelâm Atomculuğunun Günümüz Kozmolojisi Açısından Değerlendirilmesi (Yayımlanmamış

Doktora Tezi). Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.

Craig, W. L. (1979). The Kalam Cosmological Argument. London: The Macmillan Press.

Cürcânî, S. Ş. (1985). Kitâbu’t-Ta‘rifât. Beyrut: Mektebetu Lübnan.

Cüveynî, İ. H. (1969). -Şamil fî usûli’d-dîn. A.S. Neşşâr, F.B. ‘Avn, & S.M. Muhtâr (Thk.). İskenderiye: Münşeâtü’l-Ma’arif.

Davies, P. (1996). Son Üç Dakika (S. Gül, Çev.). İstanbul: Varlık Yayınları.

Düzgün, Ş. A. (1998). Nesefî ve İslam Filozoflarına Göre Allah-Âlem İlişkisi. Ankara: Akçağ Yayınları.

Efil, Ş. (2004). Büyük Patlama Kozmolojisininin Teistik Yorumu Üzerine. Ekev Akademi Dergisi, 8 (18), 35-48.

 

 

 

Sayın Arş.Gör  Ahmet Kandemir  hocaya "Big Bang Teorisinin Hudus Delili Açısından Değerlendirilmesi ilgili yüksek lisans tezini sizlere bigbang ve yokluk  bilinmeyeni hakkında bilgi vermek için hoş görüsüne sığınarak  burada yayınlıyoruz.

Kendisine teşekkür ederiz. Saygılar  ,

Evrenin Sırları Dergisi  Editör : Burhan Zihni SANUS

 

 

Arş. Gör

Ahmet Mekin KANDEMİR

Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

                                     Temel İslam Bilimleri Bölümü/Kelam Anabilim Dalı

Tel: 0332 323 8250 (Dahili: 8124)

e-mail: ahmetmekin@hotmail.com

1982 yılında doğdu. 1999 yılında Tarsus İmam Hatip Lisesinden, 2004 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Aynı yıl Milli Eğitim Bakanlığında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni olarak göreve başladı. Denizli, Bitlis ve Kocaeli illerinde, ortaokul ve lise kademelerinde yaklaşık dokuz yıl süreyle öğretmen ve yönetici olarak görev yaptı. 2013 yılında Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesine Araştırma Görevlisi olarak atandı. Aynı yıl "Big Bang Teorisinin Hudus Delili Açısından Değerlendirilmesi" konulu yüksek lisans tezini tamamladı. Halen doktora çalışmalarına devam etmekte olup, İngilizce ve Arapça bilmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır.