Pdf

Ekosistem ekolojisi.pdf
AB çevre koruma kitap.pdf
Modern topluma ekolojik bir yaklaşım.pdf

 

Video

Ekoloji
Ekolojik kavramlar
Yks ekoloji 1- populasyon ekolojisi

 

 

Yayın Tarihi: 01.09.2018

 

 

 

 

Bu sayfamızda halen Dünyamızın en büyük problemi olan:  Kuraklık – Sera etkisi – Isınma – gibi Gezegenimizin yaşanabilirliğini etkileyen olayları sizlere nakledeceğiz.

 

İlk yazımıza  Ekoloji Dergisi yazarı Sayın Yasemin Camgözün bir denemesi ile başlıyoruz.

 

 

Varlıklar ve Hayat

 

Yazar : Yasemin Camgöz 

 

yasemin.camgoz@gmail.com

 

 

Güneş doğmaya başladığında, karanlıkta kalmış her varlık yavaşça aydınlanıp varlığını göstermeye başlar. Işık yoksa, varlığın vücudu da gözler için zahiren yoktur. Dağlar, kayalar, otlar, ağaçlar, karıncalar, su ve toprak yükselen güneşin ışıkları ile varlık elbiselerine bürünürler. Çiçekler gece kaybettiği her rengi geri alır. Aslında bu yaşamın bizzat kendisini anlatan bir numunedir. Bir sahneden parçadır. Hayat da varlığın üzerine doğduğunda ona kendi mahiyeti ve kabiliyeti ölçüsünde yaşam rengi verir. Bitkiler, hayvanlar ve insanların yaşamının yanında mevcut olan her varlık bir şekilde hayattan hisse sahibi olur. Denizin içinden alıp öylece seyredip sonra suya tekrar attığınız bir çakıl taşı size ne kadar da cansız görünüyor. Ama onda atomlar, çok hızlı hareket ediyor, enerjileri var, birbirleri ile alışverişleri var. Bir çakıl taşında ne işler olup bitiyor. Sonra şu yaşlı dünyayı düşünün. O da bizim gibi, hayvanlar ya da bitkiler gibi bir hayata sahip görünmüyor; taş, toprak ve sudan ibaret görünüyor ama o da hayat güneşinin ışıkları altında. Onda da işleyişler, başlangıçlar, bitişler dönüşümler, hareket var. İçinde sıcaklık var, nehirlerden damarları, atmosferden nefesi var. En soğuk ve karanlık ya da en derin yerlerde dahi yaşam belirtisinin olduğunu günümüz bilimi ortaya koymuştur. Hayatın her yere nüfuz ettiği gezegenimiz güneşin etrafında dönüyor. Uzay boşluğunda ona ait bir rotada gidiyor. Dünyadan güneşe doğru seyahat edelim. Güneş de durağan değil. Sıcak, ışıklı, dünyadaki canlı hayatı için bir kaynak ve yaşamın bir memuru. O da bizim gibi canlı değil ama ölü de değil. Anlatamadığımız ama hissettiğimiz bir yaşamı var. Güneşten daha uzaklara gidelim; hatta kainatın bittiği yere gidelim. İnsanın hayalleri ışıktan daha hızlıdır. Uzayın en uzak noktasına, atomun en derin yerine kolayca ulaşabilir. Kainatın büyük küçük tüm varlığında bir hareket, hararet, değişim, doğum ve ölüm var. Nasıl ki her şey güneş doğunca aydınlanır, bundan mahrum kalan olmaz; aynen bunun gibi kainatın içindeki hiçbir şey yaşamdan mahrum kalmaz. Adeta evrenin kendine ait bir hayatı vardır.

 

 

İnsan ve hayvan için toprak, balık için su, kuş için hava ne ifade ediyorsa gezegenler, yıldızlar, göktaşları ve galaksiler için uzay odur. Kainatta boşluk yoktur. Toprak kayaların içine, su karaların ve yeryüzünün her yerine, hava onların da giremediği her yere nüfuz eder. Esir maddesi ise elektronların, protonların atom ve moleküllerin arasını doldurur. Böylece yokluğu barındırmayan canlı bir kainat görür gözlerimiz, kalplerimiz ve vicdanlarımız. Kainatın yaşayan bir vücudu olduğunu anlarız. Hayat geldiğinde ve yokluğun gölgeleri kaybolduğunda, tüm varlık yaşamın kendisini gösteren bir ayna olur. Yaşam, ya da hayatın varlığı tektir, bölünmemiştir ama sayısız varlıkta sayısız hayat varmış gibi görünür. Güneş tektir ama aynalar, denizin köpükleri ve çiçeklerin adedi kadar güneş görünür. Hepsi de kendine düşen payı gösterir. Güneşe hiç bakmamış biri, aynalara, saydam şeylere renklere baksa, bunlar üzerinden bilim sahibi olsa bir güneşin varlığına hükmeder ama onun neye benzediğini asla anlayamaz. Biz de kainata, tabiata ve varlığa bilim ile baktığımızda tek olan hayat kaynağının varlığına şahit oluruz. Kainat, bir yüzü mekan bir yüzü zaman olan bir hayat aynasıdır. Yaşamın tekilliği ise zamana da mekana da bir tür hayat rengi sağlar. Sadece varlık değil zaman da kendince bir hayat yaşar. Tabiata ve kendinize bakın, yaşamı anlamaya çalışın. Bir yönüyle basittir hayat; bir kelimedir, bir isimdir. Bu yönüyle de onu mutlak olarak kavrayamayız. Kainatı aydınlatan hayata kainat kadar uzaktayız ama hayat bize o kadar yakın ki o her zerremizdedir.

 

Yeryüzündeki renk renk kelebek ve çiçekler güneşe çok uzaktır. Elleri yetişmez ama güneş onların hücrelerinin içindedir. Onun ışığı ve sıcağı her şeye ulaşır. Bir gün genç balıklar bilge ve yaşlı olan balığın yanına gelip şunu sorarlar. "Ey bilge, biz su diye bir şey duyduk, söyle bize böyle bir şey var mı? Bize suyu anlat!" Bilge balık cevap vermiş:" Evet ben de duymuştum gençken onun her yerde olduğunu. Hem içimizde hem dışımızda olduğunu söylerlerdi ama bu yaşıma kadar var olup olmadığını ve ne olduğunu öğrenemedim".

 

Evrende hayatı en iyi gösteren ayna dünya, dünyada tabiat ve tabiatta insandır. İnsan ve tabiat şu sınırsız kainatın bir aynasıdır. Yaşam yönünden baktığımızda bir insan kainat kadar, hatta ondan daha değerlidir. Bir karınca şu yerküreden daha değerlidir. Varlığı değerli kılan ondaki hayat ve hayat düzeyidir. Başka hayatlara saygı duyma sorumluluğu bu nedenle insana verilmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bilmediğimiz Tehlikeleriyle Fosil Yakıtlar

 

 

 

Yazar : Prof. Dr. Zafer AYVAZ

 

editor@ekolojimagazin.com

 

 

 

 

100-150 yıldır yoğun bir şekilde kullandığımız kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil kökenli enerji kaynakları, neden oldukları çevresel zararlar yanında stratejik öneme de sahiptirler. Dünya ekonomisi büyük ölçüde bu enerji kaynaklarının fiyatına bağımlıdır. Bu gücü kontrol eden devletler ayni zamanda dünya ekonomisine de yön vermektedirler. Bu kaynakların kontrol edilmesi için büyük ölçüde stratejik ve askeri harcamalar yapılmaktadır. 1. Petrol Krizi ile sarsılan dünya ekonomisinin devleri bu konuda iyice hassaslaşmış ve Körfez Savaşını göze alarak büyük askeri harcamalar yapmışlardır. Bunlar aslında petrol ve doğalgazın maliyetinde, yani satış fiyatında görülmeyen harcamalardır. Eğer bu askeri harcama tutarları maliyetlere eklenmiş olsa, petrol ve doğal gazın satış fiyatı bugünkünden çok daha yüksek olacaktır. Günümüzde durum böyle olmasa da, yakın gelecekte böyle bir senaryo ile karşılaşmamız kaçınılmaz gözüküyor. Gelişmekte olan ülkelerden Çin, hem nüfusunun fazlalığı, hem de gelişme hızının büyüklüğü nedeniyle giderek daha fazla miktarda petrol ve doğal gaza gereksinim duymakta ve bu ihtiyacını çok büyük oranda ithalatla karşılamaktadır. Günün birinde artması muhtemel olan petrol fiyatları, Çin’i karşılanması imkansız bir fatura ile yüz yüze getirecektir. Bu durum, Dünya siyaset ve ekonomisinde sonucu kestirilemeyen olaylara yol açabilecek bir handikaptır. Işte bu stratejik tehlikeleri sebebiyle, fosil yakıtlar daha tükenmeden, bunları ikame edecek tehlikesiz alternatifler üretmek zorundayız.

 

 

     

Hava Kirliliği

 

Aslında fosil yakıtlardan petrol ve doğal gazın 20-50 yıl içinde tükeneceği hesaplanmaktadır. Kömür rezervleri ise 100-500 yıl yetecek miktarda olmasına rağmen geleceğin enerji sistemimizin sadece kömüre dayanması durumunda dünyamızdaki çevresel sorunlar, telafisi imkansız boyutlara ulaşacaktır. Bu açıdan fosil yakıtların üretim ve tüketiminin kısıtlanması ve azaltılması için en önemli sebep, bunların meydana getirdiği çevre kirliliği ve tahribatıdır. Kömür ve fuel oil gibi fosil yakıtların bünyesinde bulunan kükürt, bunların yakılmasıyla kükürt oksitlerine dönüşür. Benzin, mazot ve LPG gibi fosil yakıtlarla çalışan taşıt araçlarındaki içten yanmalı motorlarda ise, havadaki azotun oksijenle reaksiyonu sonucunda azot oksitleri meydana gelir. İşte bu gazların havadaki su buharıyla etkileşimi sonucu sülfürik ve nitrik asitler oluşur ki bunlar en kuvvetli asitlerdir. Yağmurların asitli hale gelmesi demek olan "asit yağmurları" dünyamızın ekosistemlerini tahrip eden en önemli etkenlerden biridir. Çünkü suların asitleşmesiyle su ekosisteminin dengesi bozulur. Birçok canlı asitli sularda yaşayamaz ve ölür. Toprakta normalde çözünmeyen bazı maddeler, asitli yağışlarla çözünür hale gelir ve bunların gösterdiği zehirleyici etkiyle bitkiler ve diğer canlılar yavaş yavaş ölür. Toprak ekosistemi de zarar görür. Ağaçların ve diğer bitkilerin yaprakları da asitli yağışlardan dolayı kurumaya başlar. Asitli yağışlar sadece canlılara zarar vermekle kalmaz, binaları ve tarihi yapıları bile aşındırırlar, hatta yer altındaki tesisata bile zarar verirler. Ayrıca azot oksitlerinin havadaki oksijenle etkileşimi sonucunda meydana gelen ozon gazı, çok aktif olması nedeniyle bitki, hayvan ve insan sağlığı için tehlikeli bir maddedir. Kömürün yanmasıyla havaya salınan tanecikli maddelerin, tozların ve dumanların da sağlığa ne kadar zararlı olduğu herkes tarafından bilinmektedir.

 

 

Su Kirliliği

 

Fosil yakıtlar su kirliliğine de neden olurlar. Bunun birçok sebebi vardır. Birincisi, asit yağmurlarının neden olduğu metal kirliliğidir. Asitli yağmurların topraktan erittiği zehirli ağır metallerin ve alüminyum tuzlarının sulardaki oranı gittikçe artmaktadır. Fosil yakıtlı enerji santrallerinin ve ısı tesislerinin soğutma suyu ihtiyacı sebebiyle, ısınan suyun tekrar kaynağa deşarjı sonucu suların ısınması da bir tür su kirliliğidir. Bu ısınma iki şekilde suyun oksijeninin azalmasına sebep olur. Birincisi, sudaki canlıların metabolik aktivitesi ısınma sonucunda artar ve bu artış daha fazla oksijen tüketimine neden olur. İkincisi, ısınan suyun oksijen tutma kabiliyetinin azalmasıdır. Suyun oksijeni azalınca aerobik, yani havalı yaşam sona erer; anaerobik yaşam başlar ki bu da açığa çıkan pis kokulu gazlarla hemen kendini belli eder. Denizlerin, akarsuların ve göllerin petrol taşımacılığı ve petrol çıkarımı sırasındaki sızıntılarla ve ayrıca tankerlerin yıkama sularının ve gemilerin sintine sularının temizlemeye tabi tutulmadan deşarjı nedeniyle de sularımız kirletilmektedir.

 

 

 

Toprak Kirliliği

 

Fosil yakıtların çıkarılması ve yakılması ile birçok şekilde toprak kirliliği oluşur. Kömür madeni yatakları, açık işletmeler olarak çalıştırıldığında yüzeydeki tabaka kaldırıldığından toprak tahribatı meydana gelir. Kömürün yanması sonucunda oluşan külün atılmasıyla da büyük miktarda kirlilik oluşur. Termik santrallerin uçucu küllerinin depolanması için çok büyük barajlar inşa edilmektedir. Ve bu bölgeler tamamen verimsiz topraklar haline gelmektedir. Tozların ve diğer gazların bacadan atılmasıyla da topraklar verimsizleşir. Asit yağmurlarına bağlı çoraklaşma da buna eklendiğinde toprak tamamen yararsız hale gelmektedir.

 

Küresel Isınma

 

Fosil yakıtların yanma ürünü olan karbondioksitin atmosferdeki oranının artması yeryüzünden yansıyan ışınların kaçmasını engellediğinden, bu olay sera etkisi adı verilen ve yeryüzünün ortalama sıcaklığını yükselten hadiseyi ortaya çıkarır. Bu sıcaklık artışı kutuplardaki buzulların erimesine, yağışların artmasına, iklimlerin değişmesine, atmosfer olaylarının farklılaşmasına, El Nino gibi afetlere, kıyı bölgelerinin sular altında kalmasına neden olur. Tsunami benzeri su baskınları, geçimini topraktan sağlayan fakir Asya ve Afrikalıları daha da yoksullaştıracaktır. Işin ilginç yönü, küresel ısınma sıcak kuşakta yaşayan fakir halklara zarar verirken, soğuk kuşakta yaşayan zengin ülkelerin ikliminin ılıman hale dönmesidir. Bu da o bölgeleri daha da yaşanır hale getirir. Yani küresel ısınma fakiri daha fakir, zengini ise daha zengin yapar.

     

Ozon Tabakasının Delinmesi

 

Atmosferin üst tabakası olan stratosferdeki ozon, güneşten gelen yüksek dalga boylu ışınları tutma özelliğine sahiptir. Burada bulunan ozonu tahrip eden iki faktör vardır. Bunlardan birincisi kloroflorokarbon gazları olup soğutucularda ve spreylerde kullanılmaktadır. Diğer faktör stratosferde ses üstü hızla uçan uçakların enerjisini temin eden fosil yakıtların yanma gazlarında bulunan azot oksitlerinin ozonu yok etmesidir. Bu şekilde delinen ozon tabakası, yeryüzündeki deri kanser vakalarının sayıca artmasına sebep olmuştur. Bu tehlikelerden korunmak için kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtların kullanımına sınırlamalar getirmeli ve enerji ihtiyacımızı hidroelektrik, güneş, rüzgar, jeotermal ve biyo kütle enerjileri gibi yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılamaya çalışmalıyız. Bu sayede hem döviz kaybımızı azaltacak hem de sağlığımızı ve doğayı korumuş olacağız.

 

 

 

Sevgili okurlarımız yukarıdaki iki yazıyı

 dergisinden sizleri bilgilendirmek için alıntı yaptık. Dergi  idarecilerinin hoşgörülerine teşekkür ederiz.

 

http://www.ekolojimagazin.com/?s=magazin&id=93

 

 

 

 

EKOLOJİ

 

 

 

Ekoloji, canlıların birbirleri ve çevreleriyle ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır. Ekosistem ise canlı ve cansız çevrenin tamamıdır. Ekosistemi de abiotik faktörler (toprak, su, hava, iklim gibi cansız faktörler) ve biyotik (üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılar) faktörler olmak üzere iki faktör oluşturur

 

Kapsam

 

Bu tanımlamadaki organizmalar; diğer bir deyim ile canlılar veya canlı çevre, insan, hayvan ve bitkilere ait bireyleri veya bunlardan oluşmuş toplumları ifade etmektedir. Tanımlamanın içinde geçen organizmaların içinde yaşadıkları ortam deyimi ise cansız çevre olarak da ifade edilir ve hava, su, toprak, ışık gibi faktörleri kapsar. Ekolojinin; botanik, zooloji, mikrobiyoloji, fizyoloji, bitki beslenmesi,,,, anatomi, morfoloji, patoloji, pedoloji, jeoloji, jeomorfoloji, mineraloji, fizik, kimya, meteoroloji ve klimatoloji gibi bilim dalları ile yakın ilgisi vardır.

 

Araştırma konusu, yöntemi ve amaçlarındaki bazı özellikleri yardımıyla ekolojiyi diğer doğa bilimlerinden ayırma olanağı vardır. Ekoloji bütün canlılar için ortak olan ve canlılar üzerinde etki yapabilen temel konularla ilgilenir. Diğer bir ayırıcı özelliği ise ekolojinin bir canlıya ait belirli organları ve bu organlardaki hayat süreçlerini değil, canlıların içinde bulundukları hayat ortamı ve diğer canlılarla olan karşılıklı ilişkilerini incelemesidir.

 

Marksist Ekoloji

 

Dünyanın özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren karşı karşıya Kaldığı çevresel sorunlar ve felaketler ile birlikte çevre sorununun politik yaşamdaki en önemli konulardan biri haline gelmesi ile modern düşüncenin köşe taşlarını oluşturan akımların ve düşüncelerin, düşünce sistemlerini oluşturan pek çok kavram ekolojik bir perspektif ile yeniden incelemeye alınmaya başlamıştır. Bu çaba sonucunda bu akımlar ve sistemlere ekolojik bir boyut katılmaya çalışılmış ve/veya sistemde içkin olan ekolojik boyut araştırılmış ve ön plana çıkarılmaya çalışılmıştır. Gelmiş geçmiş en etkili kapitalist toplum eleştirmeni olarak Karl Marx da bu çabadan payına düşeni almış, Marksist teori bir kez de yeşil gözlüklerle inceleme konusu olmuştur.

 

Marx'ın teorisinde ekolojik bir boyutun olup olmadığına ilişkin üç farklı yaklaşım görülür. Bu yaklaşımlardan ilki Marx'ı açık bir anti-ekolojist olarak itham eder. İkinci yaklaşıma göre: Marx'ın çevresel sorunlara ilşikin bir takım farklı düşünceleri olmakla beraber, bu düşünceler Marx'ın düşüncesinin temel ekseninin dışında ve talidir. Son yaklaşıma göre ise ekolojik boyut Marx'ın düşüncesinin merkezindedir.

 

Marx'ın teorisinin içerisinde ekolojik bir boyut var mıdır? Ayrıca Marx'ın bir antiekolojist olduğuna ilişkin savlar nelerdir ve haklılık payları var mıdır? Marx'ın düşüncesinde bir ekolojik boyutun varlığından söz edilebilirse eğer, bu düşünce sisteminin merkezinde midir, yoksa uzun uzun aramalar gerektirecek kadar kıyıda köşede ve bol bol yeşil boya gerektirecek kadar soluk ve cılız mıdır? Ekolojik yıkım ve çevre sorunlarının anlaşılmasında ve aşılmasında Marx'ın öngörü ve önerileri ne ölçü de ön açıcıdır ve ne gibi imkanlar sunar? Bu çalışma bu sorulara cevap aramak amacıyla başlatılan bir çabaya giriş ve başlangıç olması niyeti ile yapılmıştır.