SİZİ  TANIYALIM

 

 

 

 

 

                                                                                                                                                     

Sevgili okurlarımız sizlere bu sayımızda şu anda orta doğunun ve biz Türkiye’nin en önemli meselerinden

Birisi olan FİLİSTİN (GAZZE) -  İSRAİL olaylarını

sizlere ilk başından beri tefferuatlı bir şekilde anlatmaya çalışacağız

 

Pdf

Siyonizm düşünden işgal gerçeğine Filistin.pdf
Osmanlı İmparatorluğu ve Siyonizm.pdf
Siyonizm ve Filistin Sorunu.pdf
Osmanlı devrinde Siyonizmin Filistine yerleşmesi.pdf

 

Video

İsrail Gazze'de oynayan çocukları vurdu
İsrail Gezze'yi böyle vurdu
İsrail Gazze saldırısı 60 ölü
Siyonizm Felsefesi ve İsrael

 

      Yayın Tarihi: 01.07.2018

 

 

Filistin  -  İsrael

 

 

Siyonizm Düşünden

İşgal Gerçeğine

 

FiLiSTiN

İHH Yayınları Yayın No: 5

Kitabın Adı: Siyonizm Duşunden İşgal Gerceğine FİLİSTİN

Yazarlar

Fatma Tunc Yaşar

Sevinc Alkan Ozcan

Zahide Tuba Kor

 

 

 

Bu kitabı özgür Filistin’in yarınlarına;

Filistinli çocuklara ithaf ediyoruz.

 

Burhan Zihni SANUS

 

 

 

Önsoz

 

Soğuk Savaş’ın son bulduğu 1990 sonrasında Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu, sancılı bir doneme girdi. Yeni duzen arayışının buyuk ve kanlı savaşlarla verildiği bu ucgenin tam ortasında kalan Turkiye’yi, eski Osmanlı coğrafyası olan bu topraklardan bağımsız olarak duşunmek, taşıdığı tarihi misyon ve guclu bolge aktoru olma gerceği ile birleştirildiğinde imkansızdır.

 

Turkiye’nin guney komşusu Ortadoğu, son yuzyıldır Filistin eksenli yoğun bir donuşturme ve değiştirme operasyona maruz kalmıştır. Bu durum II. Dunya Savaşı sonrası Yahudi-Anglosakson ittifakın bir İsrail devleti şeklindeki tezahuru ile asıl niyetini acığa vurmuş ve yapılan diğer mudahalelerin de mihenk noktası bu olmuştur.

 

Bugun Ortadoğu’da Irak saldırısı, İran ve Suriye kuşatması ve Buyuk Ortadoğu Projesi de dahil olmak uzere daha geniş eksenli kontrol cabaları İsrail icin verilmektedir. Bu cabalar cercevesinde sozde kitle imha silahlarının yok edilmesi sloganı ile Irak’ı cehenneme cevirip istikrarsızlığın kucağına bırakanlar ve İran’a ambargo uygulayıp saldırı hazırlığı yapanlar, İsrail’in nukleer, biyolojik ve kimyasal cephaneliği karşısında seslerini hala cıkartmamaktadır. Filistin-İsrail goruşme ve anlaşmaları bir oyalama taktiğinden ibaret olup Filistinli Muslumanlar acısından bir kısır donguyu ifade ederken, durumun bu noktaya gelmesinde de İsrail’i sınırsızca destekleyen ABD’nin rolu dikkat cekmektedir.

 

Kudus ve Mescid-i Aksa gibi asla vazgecilmeyecek kutsal değerleri ile İslam dunyası icin sembolleşmiş bir coğrafya olan Filistin, bugun kayıtsızlığın kurbanıdır. Dunyanın en gelişmiş silahlarına karşı, taş ve sapanlarla ve gencecik bedenlerle surdurulen İntifada hareketi, 11 Eylul sureci ile kuresel kuşatmanın sozde “terore karşı savaş” muhasarasının parcalarından biri algılaması ile sarsılmaya calışılmıştır.

 

İHH İnsani Yardım Vakfı’nın hazırladığı bu calışma, Filistin hakkındaki haksız ve yanlış algıları duzeltmek, cok buyuk haksızlıklara ve katliamlara uğrayan Filistinli Muslumanlara karşı gerekli ilgiyi oluşturmak ve bir Kudus, Mescid-i Aksa bilinci oluşturmak icin kaleme alınmıştır.

 

Başta calışmayı kaleme alan Fatma Tunc Yaşar, Sevinc Alkan Ozcan ve Zahide Tuba Kor’a ve Ahmet Emin Dağ’ın şahsında calışmanın hazırlanmasında emeği gecen butun komisyon uyelerimize teşekkur ediyor, calışmanın faydalı olmasını umut ediyoruz.

 

Filistin Devleti Eski Başkanı Yaser Arafat’ın Takdimi

 

Boylesine kıymetli bir kitaba takdim yazmaktan buyuk bir mutluluk ve şeref duyuyorum.

 

Kutsal Filistin toprakları, nasıl tarihin ve coğrafyanın tam odağında ise, aynı şekilde insanlık vicdanının da derinliklerinde yer almaktadır. Bu, tum beşeriyetin uğruna mucadele ettiği ozgurluk, hak, barış gibi ustun değerler icin savaşan, ozgurluğune duşkun, şerefli direnişcilerin davasıdır.

 

Filistin sorunu ve Filistin halkının sessiz ama cesur direnişi, kardeş ve dost Turkiye halkının kalbindeki her bir atışta kendini somut bicimde gostermektedir. O Turkiye halkı ki, ona minnettarlığımın yanı sıra Filistin halkının başlatmış olduğu haklı mucadelede İsrail işgalinin sona ermesi, gercek barışın sağlanması ve başkenti Kudus olan Filistin devletinin kurulması konularındaki desteğinden oturu kendilerine şukranlarımızı sunmayı bir borc bilirim.

 

Bu barış aynı zamanda istikrarsızlığın ızdırabına uzun sure katlanmak zorunda kalmış ve acılar cekmiş olan bolgemizdeki ulke ve halklarının da istikrar ve guvenliklerinin onemli bir unsuru olacaktır.

 

Bu kitap, iceriği ve izahatları ile kutsal Filistin davasının daha iyi anlaşılması ve ne kadar kurban verirse versin, ne kadar surerse sursun yuce hedeflere ulaşmak icin cabalayan Filistin halkıyla ve onun davasıyla dayanışma bilincinin arttırılması konusunda Turkiyeli okuyuculara katkı sağlayacaktır.

 

 

İCİNDEKİLER

 

GİRİŞ

 

I. BOLUM: TEMEL GOSTERGELER

 

A. KİMLİK BİLGİLERİ

 

B. COĞRAFİ KONUM

 

C. NUFUS YAPISI

 

1. Filistin Kimliği

 

2. İsrail İşgali Altındaki Filistinli Arap Azınlık

 

D. EKONOMİK DURUM

 

1. İkinci İntifada Sonrası Filistin Ekonomisi

 

E. DİNI DURUM

 

F. EĞİTİM

 

II. BOLUM: TARİHI SUREC

 

A. İSLAM ONCESİ DONEM

 

B. İSLAMİYET VE FİLİSTİN

 

C. OSMANLI DONEMİ

 

1. Osmanlı Doneminde Filistin’de Demografik Yapı

 

2. Osmanlı Devleti’nin Filistin’de Yaşayan

 

GayrimuslimTopluluklara Karşı Tutumu

 

3. Osmanlı Devleti’nin Filistin’de Yahudi Yerleşimi

 

Konusundaki Tavrı

 

D. SİYONİST HAREKETİN KURULUŞUNDAN İSRAİL

 

DEVLETİ’NE FİLİSTİN (1897-1948)

 

1. Siyonist Hareketin Kuruluşu

 

2. I. Dunya Savaşı Sırasında Siyonist Hareket ve

 

Filistin

 

3. Balfour Deklarasyonu

 

4. Manda Yonetimi

 

5. 1936-1939 Olayları

 

6. II. Dunya Savaşı ve İsrail’in Kuruluşu

 

E. ARAP-İSRAİL SAVAŞLARI VE FİLİSTİNLİLERE ETKİSİ

 

1. İsrail Devleti’nin Kuruluşu ve Birinci Arap-İsrail

 

Savaşı (1948)

 

2. İkinci Arap-İsrail (Suveyş) Savaşı (1956)

 

3. Ucuncu Arap-İsrail (Altı Gun) Savaşı (1967)

 

4. Kara Eylul (1970)

 

5. Dorduncu Arap-İsrail (Yom Kippur) Savaşı(1973)

 

6. Beyrut Kuşatması (1982)

 

7. Birinci İntifada (1987-93)

 

III. BOLUM: ORTADOĞU BARIŞ SURECİ

 

A. BİRİNCİ İNTİFADA SONRASI BARIŞ SURECİ

 

1. Madrid Barış Konferansı

 

2. Oslo I ve Oslo II Anlaşmaları

 

3. Wye River Memorandumu

 

4. Camp David Goruşmeleri ve Filistin-İsrail

 

Sorununda Temel Başlıklar

 

B. AKSA İNTİFADASI SONRASI BARIŞ SURECİ

 

1. Suudi Barış Planı

 

2. Ortadoğu Yol Haritası Planı

 

3. Muzakereden Tek Taraflı Adıma: Gazze’den

 

Cekilme

 

a. Gazze’den Cekilmenin Filistin ve İsrail İc

 

Siyasetine Etkisi

 

b. HAMAS’ın İktidar Tecrubesi

 

4. Annapolis Barış Konferansı

 

IV. BOLUM: İNSAN HAKLARI İHLALLERİ

 

A. İSRAİL’İN FİLİSTİNLİLERE YONELİK KATLİAMLARI

 

B. FİLİSTİNLİ MULTECİLER

 

1. Genel Bilgiler

 

2. Filistinli Multecilerin Geri Donuş Hakkı

 

a. Tarihi Arka Plan

 

b. Uluslararası Hukukta Filistinli Multeciler

 

Meselesi

 

c. Geri Donuş Hakkı ve İsrail’in Cıkardığı

 

Engeller

 

3. Filistinli Multecilerin En Yoğun Yaşadıkları

 

Bolgeler ve Sorunları

 

a. Urdun

 

b. Lubnan

 

c. Suriye

 

d. Batı Şeria

 

e. Gazze Şeridi

 

f. Avrupa ve Amerika’daki Filistin Diasporası

 

C. İKİNCİ İNTİFADA VE İNSAN HAKLARI İHLALLERİ

 

1. İsrail’in Bilincli Hedefi Siviller

 

2. Savaşın Masum Kurbanları: Filistinli Cocuklar

 

3. İsrail’in Suikast Politikası

 

4. İsrail’in Tutuklu ve Gozaltındaki Filistinlilere

 

Yonelik İşkence Politikası

 

5. İsrail’in Guantanamosu: Tutuklama

 

Merkezi-1391

 

6. Dolaşım Ozgurluğune Yonelik Kısıtlamalar

 

7. 21. Yuzyılın Utanc Duvarları

 

8. Mulkiyet Haklarının İhlali

 

9. Filistin Topraklarında İsrail Karakolları: Yahudi

 

Yerleşimleri

 

10. 11 Eylul Saldırıları’nın Ardından ABD’de

 

Filistinlilere Yonelik İnsan Hakları İhlalleri

 

V. BOLUM: FİLİSTİN DİRENİŞ ORGUTLERİ VE

 

ŞAHSİYETLER

 

A. DİRENİŞ ORGUTLERİ

 

1. El-Fetih

 

2. Filistin Kurtuluş Orgutu (FKO)

 

3. Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS)

 

4. İslami Cihad

 

5. Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC)

 

6. Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi (FDKC)

 

7- El-Saika

 

8. Filistin’in Ozgurluğu İcin Halk Cephesi-Genel

 

Komutanlık (PFLP-GC)

 

B. ŞAHSİYETLER

 

1. Hacı Emin el-Huseyni (1895-1975)

 

2. Şeyh İzzeddin Kassam (1882-1935)

 

3. Yaser Arafat (1924-2004)

 

4. Şeyh Ahmed Yasin (1936-2004)

 

5. Fethi Şikaki (1951-1995)

 

SONUC

 

KRONOLOJİ

 

KAYNAKCA

 

 

Giriş

 

Binlerce yıllık gecmişe sahip olan Filistin toprakları, gectiğimiz yuzyıldan bu yana dunya gundeminden duşmeyerek uluslararası hareketliliğin merkezini oluşturmuştur.

 

Dini, siyasi ve kulturel acıdan taşıdığı anlamı ve Doğu Akdeniz’deki tarifsiz jeopolitik onemi, Filistin’i değerli kılmaya fazlasıyla yetmektedir. Filistin, hem Hz. İbrahim’in kendisi gibi peygamber olan iki oğlu Hz. İsmail ve Hz. İshak’ın soyundan gelen Musluman ve Yahudiler (İsrailoğulları) icin hem de Hz. İsa’nın doğum ve mucadele yeri olması ozelliği ile Hristiyanlar icin kutsal bir coğrafyadır. Yahudilerin, kokenlerini Hz. İbrahim’e dayandırarak buradaki varlıklarını haklı gosterme cabaları; Hz. Musa’nın ilahi emirleri almak icin gittiği Tur Dağı’ndan henuz geri donmeden Allah’a şirk koşarak buzağıya tapmaları, Allah’ın kendilerine vazettiği Tevrat’taki emirleri değiştirmeleri ve peygamberlerini oldurmeye varan aşırılıkları ile birleştirildiğinde, topluluğun esasen dine bakışındaki tezatı ortaya cıkarmaktadır. Hz. Yakup’u (haşa)Allah ile gureştiren ve galip getiren bir zihniyetin Allah inancı ise aslında cok acıktır.

 

İsrailoğulları, MO 2000’lerde ulaştıkları Filistin topraklarından Babil Krallığı ve Roma İmparatorluğu donemleri ile Haclı işgalinde buyuk katliamlara uğrayarak surulmuşlerdir. Ote yandan Yahudiler, Hz. Omer’in hilafetinde Kudus kapılarının Muslumanlara acılmasıyla başlayan donemde ve ardından Selahaddin-i Eyyubi ve dort asır surecek olan Osmanlı doneminde bu topraklarda barış ve esenlik icerisinde yaşamışlardır. Hatta Endulus’te Hristiyan cılgınlığına kurban edilmek uzere olanlar ile Rusya’da ve Avrupa’da zulum goren Yahudiler de yine Musluman topraklarına kabul edilmişler ve buralarda emniyet icerisinde yaşamışlardır.

 

19. yuzyıl Avusturya-Macaristan, İngiltere ve Rusya gibi guclerin dunya siyaset sahnesine damgasını vurduğu, Osmanlı Devleti’nin ise zayıflamaya başladığı bir donemdi.

 

Osmanlı’nın geniş sınırları artık dış guclerin mudahale alanı haline gelmişti. Bu donemde Avrupa’da bir Yahudi devletinin varlığına hayır diyen Avrupalı gucler, 1897 yılında İsvicre’nin Basel şehrinde yapılan I. Siyonist Kongresi ile başlayan ve “Halkı olmayan bir ulkeyi, ulkesi olmayan bir halka devredin!”

 

sloganı ile Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması fikrini ongoren sureci hararetle desteklediler.

 

I. Dunya Savaşı sırasında Ortadoğu’nun paylaşımını ongoren İngiltere ve Fransa arasındaki Sykes-Picot Anlaşması ve bir sene sonra 1917 Balfour Deklarasyonu, Yahudilere Filistin topraklarını resmen acarken, İngiliz mandası (1920-48) ile birlikte bolge, yavaş yavaş anarşinin kucağına bırakılıyordu. II. Abdulhamid’i aşmayı başaramayan Yahudiler, Padişah’ın buyuk onlemler aldığı bu topraklarda artık Haganah (1920-48), Stern/Lehi (1940-48) ve Irgun (1931-48) gibi cetelerle Muslumanlara karşı her turlu saldırıyı sistematik bir bicimde surdurmeye başlamıştı.

 

II. Dunya Savaşı sonrasında bolgede İngiltere’nin yerini

 

ABD aldı. 1948 yılı Mayıs’ında Filistin topraklarında Batı desteği ile İsrail devleti kuruldu. Bu devlet daha kurulmadan once bolgede gercekleştirilen Deir Yasin gibi katliamlar ise aslında Ortadoğu’da yeni ve daha buyuk bir istikrarsızlığın habercisiydi.

 

1948’den itibaren yaşanan Arap-İsrail savaşları, Yahudilerin arkasındaki guclu Batı desteğinin yanı sıra Arap ulkelerinin Filistin konusundaki tutarsızlıklarını ve samimiyetsizliklerini de ortaya koymaktaydı. 1967 Savaşı’nda İsrail’e topraklarını kaptıran Mısır, Urdun ve Suriye’nin soruna daha cok bir ic politika malzemesi olarak yaklaşmaları ve kendi kayıplarının peşine duşmeleri, ortak bir hareket planı ortaya koyamamaları ile birleşince surecin Filistin aleyhine işlemesi kacınılmaz bir hal aldı.

 

Soğuk Savaş doneminin cift kutuplu sisteminde Filistin’de dengeler cok fazla değişmedi. İsrail, 1967 Savaşı ile Kudus dahil tum Filistin’i ele gecirerek topraklarını uc misli genişletti. 1973 Savaşı ise İsrail’in elini iyice guclendir di. Her savaş ve katliam sonrasında Filistinli multeciler kervanına yenileri eklendi. Birleşmiş Milletler (BM)’de alınan 200’un uzerinde karar ise ya Guvenlik Konseyi’nden ABD vetosuyla dondu ya da herhangi bir yaptırımı olmayan bu

kararlar İsrail’in keyfi uygulamaları ile su uzerine yazılmış maddeler olarak kaldı.

 

1970 yılındaki Kara Eylul olaylarında Urdun Kralı Huseyin’in İsrail desteği ile binlerce Filistinliyi katletmesi, İsrail’in 1982 Lubnan işgali ve Sabra-Şatilla katliamları ile baskılar, Filistin topraklarının dışında da devam etti.

 

İsrail’in en gelişmiş silahlarla yuruttuğu bu sınırsız ve dayanılmaz baskılar ise 1987 yılında Filistinlilerin kadın-erkek, yaşlı-genc tek vucut olarak taş ve sapanlarla bayrak actıkları ntifada’yı başlattı.

 

Soğuk Savaş sonrası donem Ortadoğu’da yeni kırılmalar meydana getirdi. Irak’ın Kuveyt’e girmesi ve ABD’nin 1991’de Irak’a mudahalesi, bu zamana kadar bolgede devam eden guclu Sovyet etkisini ortadan kaldırırken tek kutuplu duzeni başlatıyordu. Bu donemde İntifada’nın guclu etkisi ile ABD’nin kuresel aktor olma cabaları birleşince İsrail masaya oturtuldu ve Ortadoğu Barış Sureci başladı.

 

Oslo anlaşmaları ile onemli bir ivme kazandığı surekli olarak tekrarlanan Ortadoğu Barış Sureci’nde Filistin tarafı cok onemli tavizler vermeye zorlandı. İsrail’deki Likud ve İşci partilerinin liderleri dahi Oslo surecinin Filistinlilerin aleyhine olduğunu gizleme gereği duymadılar. Dikkatle incelendiğinde Oslo surecinin Filistinlileri kuşatma altındaki bolgelere ayırmak ve bu bolgeler arasına Yahudi yerleşimciler yerleştirerek muhtemel Filistin devletinin toprak butunluğunu engellemek uzere dizayn edildiği gorulur. Bu noktada Oslo Anlaşması’nın imzalandığı 1993’te Doğu Kudus, Gazze ve Batı Şeria’da yasa dışı 269.000 Yahudi yerleşimci varken, barış surecinin sona erdiği 2000 yılında bu sayı 372.000’e cıkmış ve 2010’da Doğu Kudus ile Batı Şeria’daki yerleşimci nufusu 500.000’e ulaşmıştır. Yahudi yerleşimcilerin sayısı bu şekilde Filistin bolgelerinde cığ gibi artarken, bugun 6 milyon Filistinli multeci cok zor şartlar altında, her turlu mahrumiyet icerisinde yaşam mucadelesi vermektedir.

 

Filistinlilerin 2000 yılı Eylul’unde İkinci İntifada’yı başlatmalarının en onemli nedenlerinden biri hic kuşkusuz Oslo Anlaşmalarının getirdiği soz konusu adaletsiz ve tatminsiz ortamdı. Oslo Anlaşmalarında kolay konular gundeme alınırken, cozumu zor konular (Kudus, yerleşimciler, multeciler, sınırlar ve Filistin devletinin kurulması) nihai statu goruşmelerine bırakılmıştı. Nihayet 2000 yılının Temmuz ayında taraflar cozumu zor olan temel meseleleri goruşmek uzere Camp David’de bir araya geldiler.

 

Ancak burada ABD Başkanı Bill Clinton’ın İsrail’in tezlerini destekleyen onerileri Filistin lideri Yaser Arafat tarafından kabul edilmedi. 2002 yılının Mart ayında İsrail, Batı Şeria’da Filistin Ulusal Otoritesi’nin tum kurumlarını hedef alan yoğun saldırılarına başladı. İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un Filistin lideri Yaser Arafat’ı uzun sure Ramallah’taki karargahında kuşatma altında tutması, Filistin Ulusal Otoritesi’ne ait karakolları ve tum binaları saldırıların hedefi  haline getirmesi, İsrail’in Ortadoğu Barış Sureci’nde Filistinlilere “lutfedilen” her şeyi geri alma hevesinde olduğunun gostergesiydi. Şaron’un butun şiddet politikalarının arkasında ise hep George W. Bush yonetimi vardı. İsrail İkinci İntifada surecinde baskı ve katliam politikalarından geri adım atmayı hic duşunmedi. Bilakis ABD’nin sozde “terore karşı savaş” ittifakının en guclu destekcisi olan İsrail, Filistin kentlerine en gelişmiş silahlarla girdi. Refah, Gazze, Cenin, Nablus, el-Halil ve daha bircok yerde gercekleştirdiği katliamlar karşısında ise BM soruşturma acmayı bile başaramadı; cunku İsrail BM gozlemcilerini kabul etmedi.

 

2003 Nisan’ına gelindiğinde “Ortadoğu Dortlusu” adı verilen ABD, AB, BM ve Rusya tarafından iki devletli bir cozum onerisi sunan Ortadoğu Yol Haritası masaya kondu.

 

Diğerleri gibi mevcut durumu meşrulaştırmaya calışan, İsrail’in işgalini değil Filistinlilerin direnişini problem olarak goren ve Filistinlilerin elini kolunu tamamen bağlamayı hedefleyen bu plan, barıştan ziyade bir pasifleştirme planıydı.

 

İsrail, bu plana cekincelerle birlikte imza koysa da, planda ongorulenin aksine yeni Yahudi yerleşim birimleri inşa etmeye devam etti; dahası insanlık dışı olan ve eşi benzeri gorulmemiş bir duvar projesini uygulamaya koydu. 8 metre yuksekliğinde ve 700 kusur kilometre uzunluğunda olması planlanan duvar, Batı Şeria’yı dunyadan tamamen tecrit ederken, İsrail bu yolla Filistinli intihar eylemcilerini durdurmayı hedeflediğini iddia ediyordu. Tamamlandığında 200.000 Filistinliyi mağdur edecek olan duvar, aynı zamanda Batı Şeria’nın %45’inin İsrail kontrolune gemcesine imkan verecek.

 

İsrail’in utanc abidesi olan duvar tartışmaları devam ederken, bu kez Mart 2004’te bizzat İsrail Başbakanı Ariel Şaron tarafından yurutulen gayriahlaki bir fuze operasyonu ile Filistin’in manevi onderi Şeyh Ahmet Yasin şehit edildi.

 

Bu fuze saldırısı tum dunyada İsrail’e olan nefreti bir kez daha tazeledi. ABD’nin veto hakkını kullanarak BM’nin olayı kınamasına bile musaade etmemesi, bolge dengelerinin nasıl yurutulduğune dair kanaatleri pekiştirdi. Bu durum hic şuphesiz İsrail’i Filistinli liderlere yonelik suikast politikasında ve sivil halka yonelik katliamlarında daha da cesaretlendirdi. İsrail cılgınlığının nereye varacağı ve terorun asıl kaynağı olan İsrail’e kimin dur diyeceği sorusu yine cevapsız kaldı.

 

Şeyh Ahmet Yasin suikastından sadece uc gun once Ariel Şaron, ABD’de Gazze’den “tek taraflı” cekilme planı icin Bush yonetiminden aradığı desteği bulmuştu. Boylece İsrail, direniş nedeniyle artık kendisi icin buyuk bir yuk haline gelen Gazze’den Filistin tarafını muhatap almadan ve herhangi bir taviz vermek zorunda kalmadan cekilecekti.

 

Ağustos-Eylul 2005’te Şaron Planı yururluğe kondu ve İsrail, Yahudi yerleşimciler ile askerlerini tahliye ederek Gazze’den geri cekildi. Ancak bu durum Gazze’ye beklenen ozgurluğu getiremedi. Tıpkı etrafı duvarlarla orulen Batı Şeria gibi İsrail, Gazze’yi de hava, deniz ve karadan kuşatarak bir acık hava hapishanesi haline getirdi. Ve daha once olduğu gibi Gazze’deki katliamlarına ve ambargolarına hız kesmeden devam etti.

 

2006 yılı gerek Filistin’in geleceği gerekse bolgesel politikaların gidişatı acısından bir donum noktası oldu. Zira Filistin halkı, Ortadoğu’nun gelmiş gecmiş en adil ve durust secimlerinde HAMAS’ı tek başına iktidara taşıdı. Bolgedeki tum hesaplar altust oldu. HAMAS’ı hukumetten duşurmek icin ic ve dış mihraklar el ele verip ekonomik ve diplomatik tecritten katliamlara kadar her yolu denedi. HAMAS’ın sandıklardan birinci parti olarak cıkması ve muteakip surecte baskı ve yıldırma politikası ile “ehlileştirilememesi”, Amerikan yonetiminin Ortadoğu’ya demokrasiyi yaymayı ve “radikal İslam”a karşı “ılımlı İslam”ı desteklemeyi temel alan “Buyuk Ortadoğu Projesi”ne en buyuk darbelerden birini vurdu.

 

2001 yılından itibaren ardı ardına Afganistan, Irak, Filistin, Lubnan ve diğer coğrafyalarda “terore karşı savaş” stratejisi ile “Buyuk Ortadoğu Projesi” cercevesinde yururluğe konan politikalar birbiri ardına cokerken, Bush yonetimi giderayak barış oyununa yoneldi. Kasım 2007’de geniş bir katılımla ABD’nin Annapolis şehrinde “Ortadoğu Barış Konferansı” duzenlendi ve ardından HAMAS “ortak tehdidi” karşısında Abbas ve Olmert yonetimleri, sallantıda olan koltuklarını “barış” mucizesiyle koruma umidiyle muzakerelere başladı. 90’lı yıllardaki barış sureci ile aynı akıbeti paylaşacağı daha baştan belli olan bu surec de kısa surdu.

 

2008 yılı sonunda İsrail’in Gazze’de 22 gun suren o meşum katliamlarıyla bir barış oyununun daha sonuna gelindi. İcraatlarına değil sadece verdiği umuda binaen 2009’da Nobel Barış Odulu’ne layık gorulen ABD’nin ilk Afrika kokenli başkanı Barack Obama’nın baskısıyla Eylul 2010’da esen son barış ruzgarının da sabıklarının kaderini paylaşacağı aşikar. Oyunun mevcut kuralları değişmediği surece Ortadoğu’da adil ve kalıcı bir barış, tıpkı 62 yıl oncesi kadar uzak, tıpkı 62 yıl oncesi kadar umitsiz.

 

Oysa Siyonist rejimin işgali kac neslin hayatına, umitlerine, hayallerine mal oldu ve kim bilir daha kac neslin hayatına, umitlerine, hayallerine mal olacak? Anavatanlarında yaşayan “şanslı” Filistinliler, surekli işgal devletinin ve gozu donmuş yerleşimcilerin saldırılarına, gasplarına, ev yıkımlarına, gozaltılarına, işkencelerine, toplu cezalandırmalarına, suikastlarına, ambargolarına, barikatlarına, kontrol noktalarına, “utanc duvarları”na, kara propagandalarına,

 

aşağılamanın ve “efendilik taslama”nın binbir turlusune muhatap olurken; multeci ve yerinden edilmiş Filistinlilerin payına vatan hasreti, parcalanmış ve dağılmış aileler, surgun, yersiz yurtsuzluk ve geri donuş umudu kaldı. 1967 işgaliyle birlikte vatanından ayrı duşen Filistinli şair Mourid Barghouti işgali veciz ifadesiyle şoyle tanımlıyor: Ve yine Barghouti’nin ifadesiyle işgal, “Hayatın ve olumun her cephesine musallat oldu; ozleme, ofkeye, arzuya ve sokakta yurumeye… herhangi bir yere gitmeye ve oradan geri donmeye.”2 “İşgal Filistin’in koylerini durağanlaştırdı, şehirleri ise koye cevirdi… Filistin’in doğal bir seyir izleyerek gelişmesini bile-isteye engelledi, sanki İsrail topyekun Filistin toplumundan İsrail kentlerine bir taşra uretmek istedi.

 

Daha da otesi, Filistin fikrinin cocukları kıldı bizi.”1hep direnmek duştu; hem ozgurluklerine kavuşmak hem de

Arap ve İslam dunyasını derin uykularından uyandırmak uzere butun Arap şehirlerini İbrani devletin kırsal arka bahcesi yapma peşinde İsrail.”3 Butun bunlara karşı Filistin halkına gerek vatanında gerekse uzak diyarlarda

 

1 Mourid Barghhouti, Şairin Filistini, (cev.) A. Melis Hafez, Klasik Yayınları: Ekim 2004,

 

2 İstanbul, s. 62-63.

 

3 Barghhouti, s. 49.

 

Barghhouti, s. 144-145.

 

“Uzun işgal yılları İsrail’de doğmuş ve başka vatan bilmeyen israilliler uretti ve aynı zamanda Filistin’e yabancı Filistinliler… işgal, mechul bir sevgiliye aşık nesiller yarattı bizden: uzak, cetrefil, muhafızlarla, surlarla, nukleer fuzelerle ve katıksız bir terorle cevrilmiş (bir sevgiliye)… Bu uzak işgal, Filistin’in cocukları olmaktan cıkarıp 62. yılını dolduran İsrail işgali, her Filistinlinin hayatında ve her Filistin yerleşiminde kitaplara sığmayacak kadar cok ve derin izler bıraktı. İşte, Filistin’in mevcut nufus yapısı ile sosyoekonomik ve dini durumundan eğitim şartlarına; koklu tarihinden Siyonist hareketin gelişimine; 20. yuzyılda yaşadığı işgal ve savaşlardan barış surecine; İsrail’in katliamları ve insan hakları ihlallerinden Filistinli multeciler meselesine; Filistinli direniş orgutlerinden direnişin oncusu isimlere kadar hemen her yonuyle Filistin meselesinin ele alındığı bu calışma, konunun daha iyi anlaşılmasına ve Turk kamuoyundaki duyarlılığın arttırılmasına katkıda bulunmayı amaclamakta ve “Filistin ve Kudus bilinci” oluşturmayı hedeflemektedir. Zira dini, siyasi, askeri ve stratejik acılardan buyuk ehemmiyeti bulunan Filistin ve Kudus,kapsamlı bir şekilde tanınmadığı ve kavranmadığı surece“kutsal topraklar”a yonelik gayretlerimiz ve cozum onerilerimiz de cok sağlıklı olamayacaktır.

 

I BÖLÜM

TEMEL  GÖSTERGELER

 

 

 

 

B. COĞRAFİ KONUM

 

Filistin Akdeniz’in doğusunda, Urdun’un batısında ve Lubnan’ın guneyinde  yer almaktadır. En onemli akarsuları Şeria Nehri olarak da adlandırılan Urdun Nehri ile Yermuk Nehri’dir. İsrail işgali altındaki Filistin topraklarıyla Urdun toprakları arasında sınır oluşturan Urdun Nehri’nin doğusu Doğu Yaka, batısı Batı Yaka (Batı Şeria) olarak adlandırılmaktadır.

 

Her iki yaka da tarıma elverişli duzluklerden oluşmaktadır. Urdun Nehri, batısı İsrail işgali altında, doğusu Urdun’un elinde olan Lut Golu’ne akmaktadır.Olu Deniz olarak da adlandırılan Lut Golu tuz ve fosfat bakımından zengindir.

 

C. NUFUS YAPISI

 

Filistin Ulusal Otoritesi’ne bağlı Batı Şeria ve Gazze bolgelerinde nufus yapısı birbirinden kısmen farklıdır. Batı Şeria’da toplumun etnik olarak %83’unu Filistinli Araplar oluştururken geri kalan %17’lik kısım Yahudi’dir.

 

Dini acıdan nufusun %75’i Musluman, %17’si Yahudi ve %8’i de Hristiyan ve diğer dinlere inananlardan oluşmaktadır. Dil acısından bakıldığında ise, etnik yapıya uygun olarak Filistinli Arapların tamamına yakını Arapca,

 

Yahudiler İbranice ve İngilizce konuşmaktadır. İsrail’in 2005 yılında geri cekilmesinden once Gazze Şeridi’nde etnik olarak nufusun %99,4’unu Araplar, %0,6’sını Yahudiler oluşturmaktaydı.

 

Bolgede yaşayan halkın %98,7’si Musluman, %0,7’si Hristiyan ve %0,6’sı Yahudi idi.4 2005’ten sonra bolgede hic Yahudi kalmamıştır.

 

Filistin Merkezi İstatistik Burosu, İsrail Merkezi İstatistik Burosu ve Barış Şimdi Orgutu’nun verilerinden hareketle 2007 sonu itibarıyla Filistin ve İsrail’de nufusun dağılımı şu şekildedir:5

 

                                               Yahudiler      Filistinliler      Diğer Toplam İsrail toprakları

 

(Kudus haric)                          4.424.900    1.241.800      639.800 6.306.500

 

Kudus  (yerleşimciler dahil)       469.400       208.000        17.300 694.700

 

Batı Şeria(Kudus haric)              260.000      2.137.107        2.397.107

 

Gazze 1.416.539 1.416.539

 

Toplam 5.154.300 5.003.446 657.100 10.814.846

 

Toplam (%) %47,66 %46,26 %6,08 %100

 

Filistin Merkezi İstatistik Burosu’nun verilerine gore, 60 yılda dunyadaki Filistinli nufusu yedi bucuk kat artarak 2009 yılı sonu itibarıyla 10,9 milyona ulaşmıştır (1948’de 1,4 milyondu). Bu nufusun sadece 4 milyonu Filistin Ulusal Otoritesi’nin idaresindeki Batı Şeria ve Gazze’de (%36,5),

 

1,25 milyondan fazlası da işgalci İsrail’in sınırları icinde (%12) yaşarken geriye kalan 5,7 milyon Filistinli, başta Arap ulkeleri olmak uzere dunyanın değişik ulkelerine dağılmış vaziyette vatanlarına serbestce donecekleri gunu beklemektedir. Urdun’de 3,1 milyon (%30), diğer Arap ulkelerinde 1,7 milyon (%16,3), Arap olmayan ulkelerde ise yaklaşık 600.000 (%5,7) Filistinli yaşamaktadır.6

 

1. Filistin Kimliği

 

Uzmanlar “kimlik” kelimesinin tanımlanmasında “bir kişiyi” ya da bir grubu başkalarının nasıl tanımladıklarına değil, “o kişinin” ya da “grubun” kendini nasıl tanımladığına bakmak gerektiğini soylemektedirler. Bu acıdan bakıldığında, her ne kadar Filistin’deki insanlar homojen bir yapı gosterseler de değişik ulkelere dağılmış olan Filistinlilerin tam olarak birbiriyle ortuşmeyen “Filistinli kimliği” tanımı yaptıkları gorulmektedir. Nufusunun yarısından fazlası Ortadoğu ulkeleri başta olmak uzere dunyanın

 

ceşitli bolgelerine dağılmış durumda yaşayan ve birbirleriyle sıkca irtibat kurmayan farklı Filistinli yaşamının varlığı, tek bir milli kimlikten bahsetmeyi zorlaştırmaktadır. Filistinlilerin yaşadıkları tarih, şu anda icinde bulundukları farklı sosyoekonomik koşullar ve farklı coğrafyalar nedeniyle ozgun bir konuma oturtulmak zorundadır.7

 

Filistinlilerin kendi benliklerini ortaya koymaları, 1880’lerden başlayarak topraklarına akın eden Yahudilere olduğu kadar, Siyonist orgutlerin

 

Filistin hakkındaki ideolojik beyanlarına karşı da bir tepkiydi.8 Filistinli kimlik bilincinin oluşumu Filistin sorunu ile ic ice gecmiştir. Bu ozelliği nedeniyle

 

surekli olarak anti-İsrail, anti-Yahudi soylemle beslenmiştir. Dolayısıyla buyuk oranda bir “tepki kimliğidir”. Yaşadıkları zor şartlar ve uğradıkları haksızlıklar nedeniyle Filistinli kimliği aynı zamanda bir “direniş kimliğidir”. Neye ya da kime karşı direniş? Coğu zaman İsrail’e, bazen de yaşadıkları ulkelerdeki coğunluk unsurlarına karşı bir direniş ve tepki kimliği…Filistinliler, İsraillilerin ve Batılıların yurtsuzlaştırma soylemlerine karşın her zaman kendi kimliklerini ve toprağa bağlılıklarını dillendirmişlerdir.

 

Batılılar, Filistin topraklarında Yahudi olmayan bir halkın varlığından ancak Arap isyanı (1936-1939) ile haberdar olmuşlardır.9 1948 yılında Filistin topraklarında işgal devletinin kurulması ve Filistin Mandası’ndan arta kalanlara da Birinci Arap-İsrail Savaşı sonucunda Mısır ve Urdun’un el koymasıyla Filistinlilerin “Filistin topraklarında yaşayanlar” olarak tanımlanması sona ermiştir

 

6

 

“Palestine in Figures-2007”, Palestinian Central Bureau of Statistics, Mayıs 2008, s. 11;Palestinian Central Bureau of Statistics, “Special Report on the 62nd Anniversary of Nakba”, 12 Mayıs 2010, http://www.pcbs.gov.ps/DesktopModules/Articles/ArticlesView.aspx?tabID=0&lang=en&ItemID=153&id=11394.

 

7

 

8Issa Nakhleh, Encyclopedia of The Palestine Problem, Cilt. 1, New York: Intercontinental Books, 1991, s. 35. 9Edward Said, Filistin Sorunu, İstanbul: Pınar Yayınları, 1985, s. 176. Glen Bowman, Yitik Ulke Masalları: Kimlik ve Yer Sorunsalı, İstanbul: Sarmal Yayınları, 1996, s. 11.

 

. Bundan sonra “multeci”, “İsrailli Arap”, “Urdunlu”, “Mısırlı”, “Lubnanlı”, “fedai” gibi sıfatlarla anılmışlardır.10 Filistinliler ise butun bu sıfatları reddetmektedirler. Farklı ulkelerde ve farklı sosyo ekonomik koşullarda yaşayan Filistinliler birbiriyle tam olarak ortuşmese de “ben Filistinliyim” ortak tanımında birleşmektedirler. Bu kimlik tanımıyla

 

bir zamanlar yaşadıkları yer olan aynı toprak parcasına atıf yapılmaktadır.

 

“Filistinli kimliği” ifadesinin ici doldurulurken, kimi zaman farklı kimi zaman ortak bazı semboller kullanılmaktadır. Hatta bazı ortamlarda oteki olarak algılanan grupların uyelerini dışlamak uzere kullanılan tanımlayıcı ozellikler, başka bir ortamda yakın ilişkileri ortaya koymak uzere kullanılmaktadır.

 

Bu bağlamda “dil”, oldukca carpıcı bir ornektir. İbranice bilen Filistinliler İsraillilerle konuşurken bu dili pek nadir olarak kullanırlar; bunun yerine İngilizceyi tercih ederler. Ortadoğu’dan İsrail’e goc eden Doğulu Yahudiler de evlerinde Arapca konuşmakla birlikte, kamuya acık yerlerde Arap sanılmak korkusuyla bu dili kullanmazlar.11 Bu acıdan bakılınca Arapca, Filistinli kimliğinin en onemli birleştirici ozelliklerinden biridir. Surgunde ya da işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinlilerin ortak

 

tutkusu, Filistin topraklarına yeniden sahip olmaktır. Ancak bu tutkuya sahip olanların pek azı -sadece 1948 multecileri- gecmişte ortak bir toprak parcasını paylaşmışlardır. 1948 multecilerinin surgunde dunyaya gelen ucuncu kuşak torunları, gecmişte aynı topraklar uzerinde yaşamış olmanın verdiği motivasyondan yoksundur. Fakat gelecekte kendilerine ait olan Filistin toprakları uzerinde yaşama hayali, bugun Filistinli direncini ve kimliğini ayakta tutmaktadır. Diasporadan gelen eğitimli bir Filistinli ile multeci kamplarının olumsuz koşullarında yetişen bir Filistinlinin entegrasyon surecinde karşılaşacağı sorunlar ise şu an icin duşunulmemektedir.

 

Onların tek duşuncesi Filistin’in kurtuluşu ve calınan, işgal edilen topraklarının geri alınmasıdır. Kısacası bir ulus olma fikrini surekli canlı tutan bir “surgun kimliği” soz konusudur. Surgun deneyimi Filistinlilerin coğu icin ortak acı ve ortak motivasyon anlamına gelmektedir.

 

Bu motivasyon, Birinci ve İkinci İntifada’nın ortaya cıkmasını sağlayan “kaybedecek hicbir şeyi kalmamış” insanların motivasyonudur. Tum bu psikoloji ve parcalanmışlık icinde bir butunleşmenin yaşandığının ipucları gorulebilmektedir.

 

Şunu da belirtmek gerekir ki, Filistin, farklı konumlardaki Filistinliler tarafından farklı bicimlerde hayal edilecektir. İşgal altındaki topraklarda yaşayan bir Filistinli, İsrail politikaları doğrultusunda gelişmelere bakarak gecmiş ve gelecekteki Filistin’i farklı bir bicimde algılayacak; New York ya da Beyrut’ta surgunde yaşayan başka bir Filistinli ise daha farklı bir Filistin duşleyecektir. Algılamadaki bu ceşitlilik, birlikte yaşama arzusu ve iradesinin hayata gecirilmesine sıra gelindiğinde ciddi sorunlar yaratacaktır. Bu cercevede mesela milli kimliğin onemli unsurlarından olan dost-duşman tanımlaması da farklılık gostermektedir; birinci kuşak multeci Filistinliler icin duşman daha cok İsrail iken, kamplarda yaşayan daha genc Filistinliler icin duşman, İsrail’in yanı sıra surgunde kendilerini somuren herkestir. Ancak şu anda Filistinliler bu durumu sorun olarak

 

duşunmemektedir. Onlar icin asıl olan, gittikce guclenen birlikte yaşama isteği ve bu uğurda verilen mucadeledir.Edward Said 1985’te yazdığı Filistin Sorunu adlı kitabında “Bireyler olarak Filistinlilerin yaraları aynı temanın 3,5 milyon varyasyonu gibidir.”ifadesiyle bu gerceği dile getirmektedir. Said’in şu ifadeleri aslında Filistinli kimliğinin bir ozeti niteliğindedir:“Her bir Filistin toplumu, kimliğini muhafaza etmek icin iki ayrı duzeyde mucadele etmek zorundadır:

 

Birincisi, bir Filistinli olarak Siyonizm’le ve kaybolan bir vatana ilişkin tarihi ile hesaplaşmak; ikincisi, yine bir Filistinli olarak gunluk yaşam koşullarını ve oturduğu devlette maruz kaldığı baskıyı goğuslemek. Lubnanlı Filistinliler, Amerikalı Filistinliler, Urdunlu, Suriyeli, Batı Şerialı Filistinliler vardır ve sayıları, İsrail Yahudilerine ve diğer Araplara oranla daha hızla artmaktadır. Bugun New York ya da Amman gibi yerlerde Filistinli cocuklar doğuyor ve hala kendilerinin Shafa Amr, Kudus ya da Tiberli

 

(Taberiyeli) olduklarını soyluyorlar.

 

2. İsrail İşgali Altındaki Filistinli Arap Azınlık

 

İsrail’in 1967 oncesi işgal ettiği topraklarda 2009 yılı itibarıyla yaşayan 7,55 milyonluk nufusun 5,7 milyonu Yahudi (%75,5), 1,54 milyonu Arap’tır (%20,3). Diğer %4,2’lik kısmın (320.000) coğu eski Sovyetler Birliği’nden goc eden ancak Yahudi olarak kabul edilmeyen gruplardan oluşmaktadır. İsrail Merkezi İstatistik Burosu’nun 2009 verilerine gore, Arap nufusun %83,7’si Musluman, %7,9’u Hristiyan ve %8,1’i Durzi’dir.

 

Arap olan ve olmayan Hristiyan nufusun İsrail’deki toplam oranı ise %2’dir.15 İsrail’deki azınlıkların yoğun olarak yaşadıkları yerler Celile,Hadera, Negev ve Kudus’tur. Musluman Arapların yarısından fazlası Celile’deki koy ve kasabalarda yaşamaktadır. Azınlık grupları icinde milli kimliği en fazla one cıkan grup, pek tabii ki Filistin meselesine bağlı olarak Arap azınlıktır.

 

Araplar 1948 yılına kadar bolgede coğunluğu oluştururken, İsrail’in kuruluşu ile birlikte azınlık durumuna duşmuştur. 1948’deki işgalle birlikte toplam 1.300 koy, kasaba ve şehirde yaşayan 1,4 milyon Arap’ın 800.000’i anavatanlarından kovulmuş, yerleşim yerlerinin 531’i tamamen yerle bir edilmiştir. Buna Batı Şeria ve Gazze’ye iltica edenler de eklendiğinde

 

Arapların %85’inin topraklarından cıkarılmış olduğu gorulmektedir. 16 İsrail işgaline rağmen 154.000 Arap, topraklarında kalmış ve 62 sene sonra İsrail’deki Arap nufus 1,5 milyonu aşmıştır. Sınır komşusu olan Arap ulkeleriyle dini ve etnik yakınlıklarına rağmen, bir Yahudi devletinin egemenliği altında yaşıyor olmaları, Arap azınlığın kimlik sorununu daha da karmaşık hale getirmiştir.

 

1967’den itibaren İsrail’de yaşayan Arap azınlık genelinde gozlenen nufus artışı, ekonomik gelişme, geleneksel kurumların zayıflaması, eğitimli genc bir sınıfın ortaya cıkması gibi nedenlerle sosyoekonomik yapıda meydana gelen gelişmeler, kimlik tanımını da etkilemiştir. 1967’ye kadar İsrail’e karşı iceride verilen eşitlik mucadelesine, 1967’den sonra Yahudi devletine karşı tum Arap dunyasının başlattığı mucadele eklenmiştir.

 

1949 yılındaki ateşkes anlaşmalarından sonra, cok sayıda Filistinli Arap’ın Urdun tarafından ele gecirilen Batı Şeria’da veya Mısır yonetimindeki

 

Gazze Şeridi’nde kalması, bircoğunun da Lubnan, Suriye ve Urdun gibi komşu ulkelere gitmesi, bolgede Arapların azınlık durumuna duşmelerine neden olmuştur. 1967 Savaşı’nın ardından Batı Şeria, Gazze, Doğu Kudus, Sina Yarımadası ve Golan Tepelerinin İsrail tarafından işgal edilmesiyle birlikte, işgal altındaki topraklarda yaşayan Arap nufusunda ciddi bir artış olmasına rağmen, dunyadan gelen yoğun Yahudi gocu nedeniyle toplam nufus icindeki duşuk oran değişmemiştir.

 

İsrail’de yaşayan Arapların kimlik tanımında dort unsur onemli yer tutmaktadır: İsraillilik, Filistinlilik, Araplık ve Muslumanlık. Bu dort unsurdan her biri değişik donemlerde kimlik tanımında ağırlıklı rol oynamıştır.

 

1948 ile 1967 arasındaki donemde Araplara karşı İsrail’in politikası asimilasyon şeklinde olmamıştır. Bu donemde İsraillilik kimliği oluşturulmaya calışılmış, ancak oğretim dili olarak Arapcanın kullanılması ve mufredatta Arap edebiyatı ve tarihinin yer alması nedeniyle Arap kimliği zayıflatılamamıştır. 1967 Savaşı, kurulduğu gunden bu yana İsrail’de yaşayan Arap azınlığın kimlik tanımı uzerinde carpıcı etkiler yapmıştır. Savaştan sonra İsrail işgali altına giren topraklardaki Arapların yanı sıra Urdun ve diğer

 

komşu ulkelerde yaşayan Filistinlilerle ilişki kurulması neticesinde işgal altındaki topraklarda yaşayan Arap nufus, Filistin sorununa daha duyarlı hale gelmiş, İsrailli kimliğinden uzaklaşırken Filistinli kimliğine yakınlaşmıştır.

 

1973 Savaşı’nın İsrail’in yenilgisi olarak algılanması, 1974’te Arafat’ın BM’de yaptığı konuşma ve Filistin Kurtuluş Orgutu (FKO)’nun pozisyonundaki gelişme, 1982 Savaşı’nda Lubnan’daki Filistinlilerin mağduriyeti ve 1991 Korfez Savaşı, farklı bolgelerdeki Filistinli Araplar arasındaki iletişimi ve etkileşimi arttırmıştır.

 

İsrail işgali altında yaşayan Arap azınlık uzerindeki asıl değişim, Aralık 1987’de başlayan Birinci İntifada hareketi ile ortaya cıkmıştır. İntifada ile birlikte Arap azınlık, Filistinli kimliğini tamamen on plana cıkarmıştır.

 

İşgal altındaki topraklarda yaşayan Araplar İntifada’ya buyuk destek vermişler, nakdi yardımlarda bulunmuşlar ve direnişi destekleyen yayın ve gosteriler yapmışlardır. Filistin-İsrail sorunundaki gelişmeler de İsrail icinde yaşayan Arapları doğrudan etkilemiştir. Dolayısıyla gelinen noktada İsrail, İsraillilikten giderek uzaklaşan ve Filistinlilere desteğini artıran bir Arap azınlık olgusuyla karşı karşıyadır.

 

Suna Ercan, “İsrail’de Arap Azınlığın Kimlik Sorunu”, Avrasya Dosyası, İsrail ozel sayısı, Cilt. 6, Sayı. 1,

 

İlkbahar 2000, s. 245.

 

18

 

19 Nakhleh, s. 49.

 

20 Nakhleh, s. 42.

 

21 Nakhleh, s. 43.

 

22 Nu’man Kanafani, “Trade- A Catalyst for Peace”, The Economic Journal, Haziran 2001, s. 276.

 

23 “Development Under Adversity: The Palestinian Economy in Transition”, WB and MAS, 1999, s. 2.

 

Roger Owen & Şevket Pamuk, A History of Middle East Economies in the Twentieth Century, Harvard University

 

Press, 1999, s. 196.

 

D. EKONOMİK DURUM

 

1948 oncesi Filistin topraklarında ekonomik dengeler buyuk oranda Filistinliler lehine bir gorunum arz etmekteydi. Bu tarihte bolgede tarımsal uretimde kullanılan ozel mulkiyet oranlarına gore Filistinli Arapların sahip olduğu tarım alanı 24.670.000 donumu bulurken, Yahudilerinki sadece 1.514.000 donumdu. Filistinli Arapların ekonomik refahı ile Yahudilerin refahı arasındaki fark karşılaştırılamayacak kadar buyuktu.

 

Endustriyel acıdan bakıldığında da, İngiliz işgalinin ilk yıllarında yapılan bir istatistik, 1927 yılında Filistin’de 1.236 uretim tesisi bulunduğunu, bunların %75’inin Filistinlilere (925 adet), %24’unun Yahudilere (300 adet) ait olduğunu gostermekteydi.19 Yahudi gocleri ve buna bağlı olarak uluslararası Siyonist orgutlerin ekonomik yardımları ile bu denge zaman icinde tersine donduğu halde, uzun yıllar Filistin’deki ekonomik varlıklar Filistinlilere ait olarak kalmıştır. Ancak İsrail’in kurulmasından sonra Filistin topraklarının %80’indeki tesisler Yahudilerin eline gecmiştir.

 

Daha once İsrail ile herhangi bir ekonomik bağı olmayan Batı Şeria ve Gazze, 1967’deki işgalin ardından ekonomik gelişme acısından istikrarsız bir surece girmiştir. Bu donemde ilk olarak Batı Şeria ile Gazze’nin onceki ticari ilişkileri kesilmiş ve bu bolgeler, İsrail ile asimetrik ekonomik ilişkiler kurmak zorunda bırakılmıştır.21 1967 Savaşı’ndan sonraki ilk beş yıl icerisinde Filistin ve İsrail arasındaki ekonomik bağlar istikrarlı bir yapıya kavuşmuştur. Bu bağların temelini oluşturan ve birbiriyle yakından

 

ilişkili iki unsur olan işci hareketleri ve cift taraflı ticaret, Filistin ve İsrail arasında “tamamlanmamış bir ekonomik entegrasyon” şeklinde tanımlanabilecek bir yapıyı doğurmuştur. İsrail ile Batı Şeria arasındaki ilişkiler, egemen gucun bir dizi engellerle (toprak istimlaki ve yerel nufusun tardedilmesi gibi) cevrenin uretken ekonomik yapısını once kendine eklemlediği sonra da yoksullaştırdığı kasıtlı bir caba ile şekillendirilmiştir.

 

1967’den 1970’li yılların ortalarına kadar Filistin ekonomisinde İsrail ile entegrasyon ve Korfez bolgesinde artan petrol gelirleri sonucunda bu bolgeyle olan ekonomik ilişkiler neticesinde hızlı bir buyume gercekleşmiştir.

 

1980 yılının başından 1987’deki İntifada hareketine kadar olan donemde, Batı Şeria ve Gazze’nin iş gucunun yarısından fazlası (1987’de

 

Batı Şeria’nın %52’si, Gazze’nin %58’i), İsrail ve Korfez ulkelerinde istihdam edilmekteydi.

 

1987 yılında İntifada’nın başlaması ile birlikte İsrail’in uyguladığı sokağa cıkma yasakları ve ablukalar nedeniyle Filistinliler İsrail’deki iş yerlerine gidemediler ve bu durum Filistinli işcilerin kendi bolgelerindeki tarım alanlarına yonelmeleri sonucunu getirdi. 1991 yılında yaşanan

 

Korfez Savaşı’nda FKO lideri Yaser Arafat’ın Saddam Huseyin’e destek vermesi nedeniyle Arap ulkelerinden Filistinlilere gelen mali yardımlar azaldı; Korfez ulkelerinde calışan cok sayıda Filistinli de işini kaybetti.

 

2000 yılı rakamlarına gore sektorlerin GSMH icindeki oranları şoyledir: Tarım sektoru %6,5, sanayi sektoru %18,4 ve hizmet sektoru %75,1.

 

Genellikle kucuk aile teşebbuslerinin bulunduğu sanayi sektorunde tekstil, sabun ve zeytinyağı uretimi one cıkmaktadır. İsrail hukumeti Filistin

 

ekonomisinin uretken sektorlerindeki yatırımları finanse edebilecek bankaların ve diğer kredi kuruluşlarının gelişimine engel olmaktadır. Ayrıca İsrailli girişimcilere, sozleşmeli uretim yapanlar haricinde, sınırlı sayıda yeni fabrikanın kurulması icin lisans verilmektedir. Başlıca tarım urunleri zeytin ve turuncgillerdir. 1999 rakamlarına gore 372 milyon dolarlık ihracata sahip olan Gazze ve Batı Şeria’da başlıca ihrac urunleri turuncgiller ve cicektir. İthal edilen urunler ise gıda maddeleri, tuketim malları ve inşaat

 

malzemeleridir. İhracat ve ithalat yapılan ulkeler İsrail ve Mısır’dır. 2000 yılı rakamlarıyla Filistin’in toplam ithalatı 3,2 milyar dolar olarak gercekleşmiştir.

 

1. İkinci İntifada Sonrası Filistin Ekonomisi

 

1994 yılında resmi olarak kuruluşundan itibaren Filistin Ulusal Otoritesi sayısız ekonomik kalkınma projesi ortaya koymuş olmasına rağmen icinde bulunduğu olumsuz siyasi durum, statu sorunu, abluka, işgal, devasa ihmaller vb. ekonomik ilerlemenin cok sınırlı kalmasına neden olmuştur. Bu sorunlara ilave olarak İsrail tarafından girişilen askeri operasyonlar

 

Filistin’de sosyal yıkımla birlikte buyuk bir ekonomik enkaz bırakmıştır. İkinci İntifada’dan bu yana gecen yaklaşık sekiz yılda İsrail’in yuruttuğu askeri operasyonların Filistin’de yol actığı ekonomik yıkımın maliyeti 10 milyar doların uzerindedir.

 

Filistin topraklarını oluşturan bolgelerin birbirinden oldukca kopuk, ekonomik ve sosyal iletişim yonunden engellerle dolu bir yapı arz etmesi diğer bir onemli sorundur. Mısır yonundeki Gazze ile Urdun yonundeki

 

Batı Şeria arasında İsrail tarafından işgal edilmiş topraklar bulunduğundan, bu iki bolgenin ekonomik butunluğu yok denecek kadar azdır.

 

Buna ilave olarak Batı Şeria’nın, bolgedeki 200’u aşkın Yahudi yerleşim biriminden dolayı binlerce İsrail askerinin kısmi işgali altında bulunması, statu farklılığını da beraberinde getirmektedir. Batı Şeria A bolgesi, B bolgesi ve C bolgesi gibi farklı statulere ayrıldığından, her alanda Filistin

 

Ulusal Otoritesi’nin tasarrufundan bahsetmek mumkun değildir. İnşa edilen “utanc duvarı” 4.000’den fazla ailenin mağduriyetine neden olurken, binlerce donum arazi de İsrail tarafından duvar inşası gerekce gosterilerek musadere edilmiştir. Bu musadere nedeniyle yuzlerce donum tarım arazisi ile kucuk ve orta olcekli yuzlerce yatırım yok edilmiştir.

 

Gazze ise doğrudan işgal altında olmasa bile Mısır’a acılan Refah Kapısı dışında tum cıkışlarının İsrail’e bağlı olması nedeniyle ekonomik ve beşeri akışkanlığı işgal altındaki Batı Şeria’dan daha hassas bir haldedir. İsrail 2005’te Gazze’yi resmi olarak terk etmekle birlikte, 2006’da  HAMAS’ın hakimiyetini bahane ederek bolgeyi tekrar ablukaya almış, tum ekonomik faaliyetleri sınırlandırmış ve icerideki uretim imkanlarını baltalamıştır.

 

Butun bunlara bir de Kudus’un ayrı bir yapı olarak tamamen İsrail işgalinde bulunması eklendiğinde, parcalanmış bir toprak yapısına sahip Filistin’de fiziki ve siyasi tum koşulların ekonomik kalkınmanın aleyhine kurulu olduğu gorulur.

 

1995 yılından itibaren ekonomi alanında istatistiklerin duzenli olarak tutulmaya başlandığı Filistin’de ilk hesaplamalara gore GSMH seviyesi 4,5 milyar dolardı. Aradan gecen yıllar icinde ambargo ve İsrail’le yaşanan gerilime gore inişli cıkışlı bir seyir izleyen Filistin ekonomisi,

 

2002’de 3,6 milyar dolara kadar gerilerken 2007’de yeniden 4 milyar dolara yaklaşmıştır.

 

Filistin’de kişi başına duşen gelirdeki azalma ozellikle 2006’dan bu yana yoğunlaşan ambargo surecinde hızlanmıştır. Ambargonun ilk yılına bakıldığında 2006’da kişi başına duşen gelir, 2005’e gore %15’lik bir gerilime gosterirken (1.130 dolar), 2007 ve 2008 yıllarında 1.000 doların da altına inmiştir. GSMH ise 2006’da kaydettiği %6’lık duşuşun (4,1 milyar dolar) ardından, yeniden 4 milyar doların altına inmiştir.

 

Bugun Filistin ekonomisinin en onemli sorunları; keyfi abluka, uluslar arası hukuka aykırı olarak kitlesel cezalandırma amacıyla mal giriş-cıkışının engellenmesi, ekonomik hedeflerin bombalanması, yakıt girişinin kesilmesi gibi uygulamalardan kaynaklanmaktadır. Sadece Gazze ozelinde gecerli gibi gorunen bu ekonomik yaptırım, Batı Şeria ekonomisini de olumsuz etkilemekte; bolge, abluka altındaki Gazze’nin de yukunu paylaşmak zorunda kalmaktadır. Orneğin, Gazze’ye yonelik ambargo sebebiyle

 

bolgede gorevli memurlar hicbir iş yapamadığı halde, merkezi yonetim onlara maaşlarını duzenli olarak gondermek durumundadır.

 

HAMAS’ın iktidara geldiği 2006 yılı başından itibaren kademeli olarak dozu arttırılan ekonomik ambargo Haziran 2007’den sonra intikam siyasetine donuşturulmuştur. Ozellikle Gazze merkezli olarak yurutulen bu ekonomik cezalandırma uygulaması, bolgede temel gecim kaynağı tarım, kucuk imalat ve balıkcılığa dayalı binlerce insanın işsiz kalmasına neden olmuştur. Sistemli bir şekilde uygulanan fakirleştirme siyaseti nedeniyle bugun 10 yıl onceki uretimin yarısı dahi yapılamamaktadır.

 

Filistin ekonomisi her yıl 1,5 milyar dolar zarar ederken, Gazze’de kişi başına milli gelir 385 dolara duşmuştur. Bu ise aclık sorununun yaşandığı Somali’deki kişi başına milli gelirin yarısına denktir. Ancak Batı Şeria’daki ortalamanın biraz daha yuksek olması nedeniyle tum Filistin olceğinde kişi başı gelir yuksek gorunmektedir.

 

Filistin genelinde işsizlik oranı %65’i bulurken, Gazze’de bu oran %80’e ulaşmaktadır (2008). Buna bağlı olarak halkın alım gucu duşmekte, fiyatlar artmakta, bolgeye mal girişi ise azalmaktadır. Yine İsrail’e calışmaya giden 21.000 işcinin işine 2005’te son verilmiştir. Bu durumun sebep olduğu ekonomik kayıp ise 1 milyar doları aşmıştır.

 

Bir de gorunmeyen kayıplar vardır: İlac ve gubre girişinde yaşanan keyfilik ve kısıtlamalar sebebiyle Batı Şeria’da tarım alanındaki verimlilik yaklaşık %20 duşerken, bu oran Gazze’de %40’ı bulmuştur. Yetiştirilen urunlerin bolge dışına cıkışı kısıtlandığından ihracat geliri %80 azalmıştır.

 

Gelirin azalmasına paralel olarak fiyatları artan gıda maddeleri, bolgede ciddi bir beslenme sorunu ve hastalık riski ortaya cıkarmış, olması gereken kilonun altındaki cocuk sayısı Gazze’de %60 oranında artmıştır.

 

Temel ekonomik gostergelerin kotuleşmesi Filistinlileri dış yardımlara daha da bağımlı hale getirmiş, gıda guvenliğini siyasi algılar ve dış baskılar karşısında daha kırılgan yapmıştır.

 

2007 sonu itibarıyla tarım ve balıkcılık gibi Filistin ekonomisinin temel sektorlerinde iş gucu %15 oranında gerilerken tarımsal uretim %20 azalmış, Filistin ekonomisinin %16’sını oluşturan endustri sektoru %12’ye gerilemiştir. Endustriyel yatırımların %91’i ozel sektor tarafından yurutulen Filistin’de, kamunun payı sadece %4 gibi duşuk bir orandadır.

 

Filistin ekonomisini zayıflatan en onemli unsurlardan biri de dış ticaretin %92 gibi buyuk bir oranda İsrail’e bağımlı olmasıdır. Bu ise iki taraf arasındaki ilişkilerin gerildiği her donemde İsrail’in keyfi ekonomik kısıtlamalarına zemin hazırlamakta ve Filistin ekonomisi milyonlarca dolarlık zarara uğratılmaktadır. Gelirlerdeki azalma ve İsrail’in Filistin ihrac urunlerinden kestiği vergi iadelerini geciktirmesi sebebiyle Filistin’deki butce acığı yaklaşık 1,2 milyar doları bulmaktadır ki bu neredeyse butcenin

 

%25’ine denk gelmektedir.

 

Kendi kendine ayakta durması mumkun olmayan Filistin ekonomisine dışarıdan gerek resmi kanallarla gerekse sivil toplum kuruluşları aracılığıyla milyonlarca dolarlık yardım ulaşmaktadır. Orneğin 2006’da 1,4 milyar doları bulan dış yardımın 252 milyon dolarlık bolumunu kalkınma yardımları, 412 milyon dolarlık bolumunu insani yardımlar, 738 milyon dolarlık bolumunu ise butce yardımları oluşturmaktadır. Butce yardımlarının aslan payını (450 milyon dolar) Arap ulkelerinden gelen

 

yardımlar oluşturmaktadır. İslam ulkelerinin de aralarında bulunduğu yabancı destekci ulkelerin yaptığı butce yardımı ise 25 milyon dolar gibi cuzi bir rakamda kalmaktadır.

 

2000 yılında başlayan Aksa İntifadası surecinde İsrail’in tek yanlı ekonomik cezalandırma yontemleri sebebiyle Filistin ekonomisinde sektorel bazda yaşanan kayıpların oranı şoyledir:

 

Sektor Kayıp Oranı (%) Sektor Kayıp Oranı (%)

 

Endustri 60 Kamu yatırımları 10

 

Turizm 11 Tarım 20

 

Ticaret 13 İş gucu 22

 

Sosyal hizmetler 30 Ulaşım 70

 

İnşaat 10 Finans/

 

bankacılık 3

 

E. DİNI DURUM

 

Filistin Ulusal Otoritesi’ne bağlı topraklarda (Batı Şeria ve Gazze) nufusun %90’ını Musluman ve Hristiyan Araplar oluşturmaktadır, Yahudi oranı ise sonradan bolgeye gelen yerleşimcilerle birlikte %10’a yukselmiştir.

 

Filistinli Arap nufus icinde Hristiyanların oranı %5’tir. Farklı dini gruplar arasındaki ilişkiler Yahudilerin Filistin topraklarına goc etmeye başlamasından bu yana son derece gergindir. Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudus’te sayıları gittikce artan Yahudi yerleşimciler, 62 yıldır cok zor şartlarda yaşayan Filistinli multeciler, Kudus meselesi ve ekonomik kaynakların adaletsiz paylaşımı gibi pek cok konu, ilişkilerin giderek bozulmasına neden olmuştur.

 

Tum bu problem alanları icinde farklı dini grupların her birinin en cok hassasiyet gosterdiği mesele Kudus’tur. Uc buyuk semavi din icin de kutsal sayılan Kudus şehri, MO 1005-990 yılları arasında Hz. Davud’un İbrani kabilelerin yaşadıkları bolgenin ortasında bulunan bu şehri krallığına başkent yapmasıyla tarih sahnesine cıkmıştır. Yahudi inancına gore bu şehrin onemi MO 950’de Hz. Suleyman’ın, Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ı Allah icin kurban etmeye goturduğu 26 Tapınak (Moriah) Tepesi’nde ilk mabedi

 

yaptırmış olmasından gelmektedir. Babil hakimiyeti sırasında Yahudilerin baş kaldırması esnasında Babilliler, MO 587’de bu mabedi yıkmışlar ve Yahudi toplumunun ileri gelenlerini de Babil’e surmuşlerdir. Pers egemenliği doneminde, MO 515’te, ikinci defa inşası tamamlanan mabet, tum Yahudileri birleştiren kutsal bir mekan olarak varlığını surdurmuştur. 480 metre uzunluğunda ve 280 metre genişliğindeki gorkemli mabet, Romalılar tarafından atanan Kral Herod zamanında restore edilmiş ve

 

etrafı -bugun ancak kucuk bir kısmı ayakta kalmış olan- duvarlarla cevrilmiştir (MO 40-20). MS 70 yılına gelindiğinde ise Romalı General Titus mabedi yerle bir etmiştir. O gunden bu yana Yahudiler, mabedin ayakta kalan Batı Duvarı onunde ağlayarak ibadet etmektedir. Muslumanların Burak Duvarı olarak adlandırdığı bu duvara Yahudiler Ağlama Duvarı demektedir.

 

Uzun yıllar devam eden Roma ve Bizans hakimiyetlerinin ardından Hz. Omer devrinde, Arapların Kudus’u sulh yoluyla fethetmeleri ile birlikte bu topraklar Muslumanların idaresine girmiştir (638 yılı). “Yeruşalayim” olarak bilinen şehrin ismi Muslumanların yonetiminde “Kudus” olarak değiştirilmiştir. Suleyman Peygamber’in tevhid mucadelesinin bir sembolu olarak Harem-i Şerif bolgesine Emeviler doneminde Kubbetu’s-Sahra inşa edilmiştir. Bir donem Hristiyan Haclıların hakimiyetinde kalan şehir,

 

daha sonra Memlukler ve ardından da Yavuz Sultan Selim doneminde Osmanlı yonetimine girmiş ve 1917’de İngilizler tarafından işgal edilene

 

kadar Osmanlı hakimiyetinde kalmıştır. Osmanlı hakimiyetinde iken şehrin kutsal mekanları restore edilmiştir. BM Genel Kurulu’nun 29 Kasım 1947 tarihli 181 sayılı kararına gore uluslararası ozel bir yonetime bırakılmış olan Kudus şehri, 1967 Arap-İsrail Savaşı sırasında İsrail tarafından işgal edilmiştir.27

 

26 Yahudi inancına gore Hz. İbrahim’in meşru oğlu Hz. İshak’tır; Hz. İsmail ise gayrimeşru oğludur. İslam inancına gore ise Allah adına kurban edilmek istenen kişi Hz. İsmail’dir.

 

Eski Kudus şehrini cevreleyen ve bugun de buyuk bolumu ayaktaolan surlar, 16. yuzyılda Kanuni Sultan Suleyman tarafından inşa ettirilmiştir. Sekiz adet sur kapısından gecerek ulaşılan Musluman, Hristiyan ve Yahudi mahalleleri butun bu anlatılan 4000 yıllık tarihin temsilcileri durumundadır. Harem-i Şerif ve avlusundaki Mescid-i Aksa Muslumanları,

 

Ağlama Duvarı Yahudileri, Hz. İsa’nın Acılar Yolu (Via Dolorosa) Hristiyanları  temsil eden onemli sembollerdir.

 

Vahye dayanan uc buyuk din tarafından kutsal kabul edilen Kudus, Muslumanlar icin ayrı bir onem arz etmektedir. Hz. Omer Camii (Kubbetu’s-Sahra)’nin icinde bulunan kaya parcasının değeri, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Mirac gecesinde Burak adlı bineğiyle birlikte buraya gelip “Muallak Taşı” diye anılan bu kutsal kayanın uzerinden Allah katına yukselmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Rivayetlere gore bu taş, Mirac hadisesi sırasında Peygamberimizi bırakmak istemediği icin bir sure goğe yukselmiş, daha sonra da muallakta kalmıştır. Mirac hadisesi sırasında taşın uzerinde Peygamberimizin ayak izi de kalmıştır. Mirac hakkında Kur’an-ı Kerim’de şoyle buyrulmaktadır: “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gosterelim diye, (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan cevresini mubarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya goturen Allah,

 

noksan sıfatlardan munezzehtir; O, gercekten işitendir, gorendir.” (İsra 17/1). Burada dikkat edilirse Mescid-i Aksa’dan “cevresini mubarek kıldığımız”

 

şeklinde soz edilmektedir. Mescid-i Aksa’nın cevresi ise başta Kudus, sonra diğer butun Filistin topraklarıdır. Filistin diyarının mubarek kılındığına dair ayrıca hadisler de bulunmaktadır. Bunlardan birinde şoyle buyrulmaktadır: “Allah, Aras ile Fırat arasını mubarek (bereketli) kılmış ve ozellikle Filistin’i mukaddes kılmıştır.” (Muslim, İman, 282; Munavi,et-Teysir, I/248)

 

El-Aksa Camii (Mescid-i Aksa) Hz. Omer Camii’ne gore daha sade bir yapıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanında Mescid-i Aksa (Mekke’ye en uzak mescit) olarak adlandırılan mescidin yapımı bazı rivayetlere gore Hz. Davud zamanında başlamış, oğlu Hz. Suleyman zamanında tamamlanmıştır. Mescit, hicretten sonra 17 ay boyunca Kudus’e yonelerek namaz kılan Muslumanlar icin ilk kıble mahiyetindedir. Daha sonra yeni bir vahiyle kıble Kudus’ten Mekke’ye cevrilmiş olsa da bu durum,

 

Kudus’un onemini azaltmamıştır.

 

Zeytin Dağı’nın butun dinler icin ozel bir bolge olduğu soylenebilir. Buradaki mezarlığa defnedilmiş olanların kıyamet gunu ilk dirilenlerden olacağına inanan Yahudiler cok buyuk paralar karşılığında buradan mezar yeri satın almaktadırlar. Alanda ayrıca, Selman-ı Farisi Camii ve turbesi bulunmaktadır.

 

Kudus’teki onemli mekanlardan biri de “Acılar Yolu”dur. Hristiyanlar icin kutsal sayılan bu yer, Hz. İsa’nın carmıha gerildiğine inanılan bugunku Kutsal Mezar (Holy Sepulchre) Kilisesi’ne kadar yuruduğu yoldur. Hz. İsa’nın Acılar Yolu boyunca durakladığı ongorulen 14 nokta, bugun Hristiyanlarca hac mekanı olarak ziyaret edilmekte ve Hristiyanlar

 

Hz. İsa’nın acısını bu şekilde manen paylaştıklarına inanmaktadırlar. Hz. İsa’nın carmıha gerildiğine inanılan yerde inşa edilen Kutsal Mezar Kilisesi’nde onun yatırıldığı musalla taşı ile mezarı bulunmaktadır. Farklı kiliseler burada gun boyunca ayinler yapmaktadır.

 

Uc semavi din icin de buyuk onem arz eden Kudus, “Kudus sorunu” olarak Filistin-İsrail sorununun en onemli parcasını oluşturmaktadır.

 

Dunyanın uc onemli dininin tek ortak merkezi olan Kudus, bu yonuyle sadece bolgesel nitelikli bir sorun değildir. Dolayısıyla muzakere masasındaki

 

taraflar, Kudus soz konusu olduğunda, iki siyasi aktorun temsilcisi olmaktan cıkarak dunya sathına yayılmış uc buyuk dinin temsilcileri niteliğini kazanmaktadır.

 

1991 yılında başlayan Ortadoğu Barış Sureci’nde cozumu zor konulardan biri olduğu icin Kudus meselesi, yerleşimciler ve multeciler meseleleriyle birlikte en son aşamaya bırakılmıştır. Ağustos 2000’de ABD’nin onculuğunde başlatılan Camp David Barış Goruşmeleri, Kudus sorununa odaklandığı icin başarısızlıkla sonuclanmıştır. Goruşmelerde İsrail, Kudus’un Yahudi devletinin ebedi ve bolunmez başkenti olduğunu savunurken; Filistin tarafı ise şehrin iki ayrı egemenlik alanına bolunmesini,

 

kutsal yerler başta olmak uzere Doğu Kudus’un onceki anlaşmaların da gerektirdiği gibi, ilan edilmesi duşunulen Filistin devletinin başkenti olmasını talep etmiştir.

 

28 Eylul 2000 tarihinde donemin İsrail Başbakanı Ehud Barak’ın Jerusalem Post gazetesine Yeruşalim ve el-Kuds’un yan yana iki başkent olabileceği yolunda yaptığı acıklama, bir İsrail başbakanından Kudus hakkında “olumlu” anlamda duyulabilecek belki de ilk ve tek acıklama idi. Ne var ki aynı tarihte soylediği şu sozler, Kudus konusunda İsrail’in hicbir uzlaşmaya yanaşmayacağını gosteriyordu: “Filistinlilerin başkenti el-Kuds, bizim vermeyi kabul edeceğimiz topraklardan oluşacak. Mescid-i

 

Aksa’nın bulunduğu alanın Filistinlilere bırakılmasına hicbir İsrail başbakanı imza atmaz.”

 

Sabra ve Şatilla katliamlarının yıl donumu olan 16 Eylul’un uzerinden pek de uzun bir zaman gecmeden, 28 Eylul 2000’de, bu katliamın sorumlusu, donemin ana muhalefet partisi Likud’un lideri Ariel Şaron’un,

 

Barak hukumetinin izniyle yanına aldığı 1.000 polis ve 3.000 askerle birlikte Mescid-i Aksa’ya duzenlediği provokatif ziyaret, İkinci İntifada’nın başlamasına neden  olarak cozum bulunması gerekmekteydi. Pratikler olarak adlandırılan grup ise Yahudi vatanı ve ulusunun Filistin’den başka bir yerde kurulmasının mumkun olmadığı goruşunde ısrarcıydı. Ancak hareket icindeki bu bolunme aynı yıl Rus bir Yahudi kimyager olan Haim Weizmann’ın Siyonist hareketin liderliğine gelmesiyle son bulmuştur.

 

Herzl gibi Yahudi dunyası dışından gelecek olan desteğin onemine vurgu yapan Weizmann, bu yondeki ilk diplomatik temaslarını İngiltere ile gercekleştirmiş ve aradığı desteği de elde etmiştir. Yahudi olmadığı halde duşunce noktasında Siyonizm’i destekleyen coğu kimse,“ırksal hoşgoru” olgusuna hizmet ettikleri inancındaydılar. Yahudi olmayan kimselerin Siyonizm’e yardım etme konusundaki istekliliklerinin en onemli nedeni, Siyonizm ile liberalizm arasındaki ilişkiye dair zihinlerindeki

 

karışıklıktı.53 Diğer bir neden de ahir zamanda Yahudilerin Hz. İsa’nın ordusuna katılacakları ve Hz. İsa’nın yeniden zuhur etmek icin Yahudilerin

 

goc etmesini beklediği inancına dayalı Evanjelizm’in İsrail’in kuruluş aşamasında İngiltere’de cok guclu bir dini akım olmasıydı. Nitekim gerek Balfour Deklarasyonu’nu kaleme alan Lord Arthur Balfour gerekse İngiliz Başbakan David Lloyd George, Evanjelik inancları nedeniyle Siyonist hedeflere yakındı.

 

2. I. Dunya Savaşı Sırasında Siyonist Hareket ve Filistin

 

Ortadoğu’ya guclu bir şekilde yerleşmek icin hazır bekleyen İngiltere ve Fransa icin I. Dunya Savaşı bulunmaz bir fırsat olmuştur. Savaşta Osmanlı-Alman İttifakı’nın karşısında yer alan bu gucler, Arapların bir bolumunu Osmanlı’ya karşı harekete gecirmeyi başarmıştır. Mekke Emiri Şerif Huseyin ve İngiltere’nin Mısır’daki Yuksek Komiseri Henry McMahon arasında uzun yazışmalar sonrasında varılan anlaşmaya gore, Arapların İtilaf Devletleri’ne sağlayacağı destek karşılığında İngiltere Filistin’i

 

de iceren Arap topraklarına bağımsızlık sozu vermiştir. Ne var ki savaşın sonunda Filistin topraklarında II. Dunya Savaşı’na kadar surecek olan İngiliz mandası donemi başlamıştır.

 

I. Dunya Savaşı sırasında Filistin’in geleceği iyice belirsiz bir hal almış, bu da Siyonist hareket icin onemli bir fırsat olmuştur. 1916 yılında İngiltere ve Fransa arasında Arap topraklarını paylaşmayı ongoren gizli Sykes-Picot Anlaşması imzalanmıştır. Lubnan ve Suriye Fransa’nın, Urdun ve Irak İngiltere’nin kontrolune bırakılırken, Kudus ise uluslararası yonetime bırakılmıştır. Sykes-Picot Anlaşması, Siyonizm taraftarı İngiliz hukumeti tarafından yonetilen bir manda yerine, Filistin’in uluslararası denetimini getirdiği icin bir anlamda Siyonistlerin aleyhineydi. Ancak yine de Arap denetimi ihtimalini tamamen ortadan kaldırmakta ve Filistin’i kontrol altına almaları yolunda Siyonistlere zaman kazandırmaktaydı.

 

53 Alan R. Taylor, İsrail’in Doğuşu, İstanbul: Pınar Yayınevi, 1992, s. 29.

 

54 Hasan Kosebalaban, “İsrail, Batı medeniyetinin son şovalyesi mi?”, Anlayış, Şubat 2009, s. 41.

 

3. Balfour Deklarasyonu

 

İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour daha sonra “Balfour Deklarasyonu” olarak adlandırılacak olan mektubu 2 Kasım 1917’de Siyonist lider Lord Rothschild’e gondermiştir.55 Balfour mektubunda İngiltere’nin Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması icin tum imkanlarını kullanacağını bildirmekteydi. Vaatler şunlardı:

 

1. Filistin’de ulusal vatanın temini konusunda İngiliz desteği.

 

2. Bu amacın gercekleşmesi icin İngilizlerle iş birliği.

 

3. Filistin’de Yahudi olmayan bir ulkedeki Yahudilerin sahip olduğu haklara ve statuye zarar verecek herhangi bir şeyin yapılmaması. (Bu tarihte 700.000 olan Filistin nufusunun 574.000’i Musluman, 74.000’i Hristiyan ve 56.000’i Yahudi idi.).

 

Balfour Deklarasyonu, Suveyş Kanalı’na yonelik bir tampon bolge oluşturmak veya dunya Yahudilerinin desteğini muttefiklere kazandırmak icin İngilizlerin yaptığı bir plan olmaktan ote, Siyonist hareketin İngiliz desteğini sağlamak icin gercekleştirdiği planlı bir girişimin sonucuydu.

 

 Deklarasyon, savaşın galiplerinden olan ABD tarafından da kabul edildi. Amerikan Kongresi’nin 21 Eylul 1922 tarihli oturumunun karar bildirgesi “ABD Filistin’de Yahudilere milli yurt kurulmasına taraftardır.”

 

ifadesiyle tamamlanmıştır.57 Bu şekilde Balfour Deklarasyonu, Siyonist politikanın vbirinci evresinin ilk yarısını noktalamıştır.

 

4. Manda Yonetimi

 

1917’de fiilen başlayan İngiliz yonetimi, Nisan 1920’de toplanan San Remo Konferansı’nda Filistin topraklarında İngiliz mandasının resmen kabul edilmesiyle garanti altına alınmıştır. İki yıl sonra da Filistin tamamen İngiliz yonetimine bırakılmış ve Siyonist olduğu acıklanan Sir Herbert Samuel

 

ilk İngiliz Yuksek Komiseri olarak Filistin’e gonderilmiştir. I. Dunya Savaşı’nın sona ermesinin hemen ardından Balfour Deklarasyonu’ndan cesaret alan cok sayıda Yahudi Avrupa’dan Filistin’e goc etmiştir. Eylul 1920’de 16.500 kişilik bir Yahudi grubun Filistin’e goc etmesi kararı alınmıştır. Bu durum Filistinler arasında Yahudi karşıtı soylemi guclendirmiştir. Bunun akabinde Mayıs 1921’de Kudus’te buyuk bir ayaklanma cıkmış, ayaklanma polis ve asker tarafından guclukle bastırılabilmiştir.

 

Bolgeye gonderilen Haycraft Araştırma Komisyonu’nun raporuna gore Yahudi karşıtı Filistin hareketinin nedeni, Yahudilerin gocuyle bolgede siyasi ve ekonomik dengelerin bozulması, Filistinliler arasında işsizliğin artması ve buna bağlı olarak Filistinlilerin geleceğe dair duydukları endişedir

 

 

 

Sevgili Lord Rotschild,

 

Yahudi Siyonist beklentilerle uyum gosteren aşağıdaki bildirinin Majeste’nin hukumeti tarafından bakanlar kuruluna sunulduğunu ve kabul edildiğini bildirmekten mutluluk duyarım. “Majestelerinin hukumeti Filistin’de Yahudi halk icin ulusal bir yurt kurulmasının lehindedir ve bu amaca ulaşılabilmesi icin gerekenleri elinden

 

geldiğince yapacaktır. Filistin’de bulunan Yahudi olmayan toplumların medeni ve din konusundaki haklarına yonelik hicbir tarafgirliğe ve herhangi bir ulkedeki Yahudilerin sahip olduğu haklara ve siyasi konuma halel getirilmesine meydan verilmeyeceğinin bilinmesi gerekir.” Bu bildiriyi Siyonist Federasyonu’na iletirseniz

 

muteşekkir olurum.

 

Saygılarımla

 

Arthur James Balfour

 

Kaynak: Halloum, s. 160-161.

 

56 Taylor, s. 43.

 

57 Yusuf Yazar, Ortadoğu Değişen Dengeler, Ankara: Rehber Yayıncılık, 1991, s. 196.

 

.

 

Arap liderlerden oluşan bir delegasyon, 21 Şubat 1922’de Londra’ya giderek Somurgeler Bakanlığı’na Filistin halkının Balfour Deklarasyonu’nu veya manda rejimini kabul etmediğini ve ulusal bağımsızlık istediğini bildirmiştir.

 

Bu gelişmenin ardından 3 Haziran 1922’de İngiliz hukumeti, butunuyle Yahudi bir Filistin yaratmak niyetinde olmadığını ancak goc yoluyla Filistin’de Yahudi nufusun her gecen gun artmasına imkan veren Balfour Deklarasyonu’ndan taviz verilemeyeceğini vurgulayan “Churchill Beyaz Bildirisi”ni yayınlamıştır. Bu bildiriyle eski Urdun Filistin’den ayrılmıştır.

 

Temmuz’da da Filistin toprakları uzerindeki İngiliz mandası, Milletler CemiyetiKonseyi tarafından onaylanmıştır.58 1923-1929 yılları arasında Filistin nispeten sakin bir donem gecirmiş; bu donemde her iki toplum da, manda rejiminin sonunda Filistin’in geleceğinin halkların nufuslarına ve sahip oldukları toprak oranlarına gore belirleneceğini anlamıştır. Bu nedenle Filistinliler Yahudi gocunu haklı olarak engellemeye, Yahudiler ise goc yoluyla nufuslarını ve topraklarını arttırmaya girişmişlerdir.

 

1928 yılının ikinci yarısında ekonomik krizin de etkisiyle Filistinliler ve Yahudiler arasındaki duşmanlık yeniden canlanmaya başlamıştır.

 

Bunda hic şuphesiz manda yonetiminin kuvvetli bir etkisi vardır. Manda, gorunurde İngilizlerin Araplara ve Yahudilere karşı yukumlulukleri olduğu

 

anlamına gelse de, yonetimin belirlenmesinde Arap tarafın hicbir dahli olmamış, İngilizler bu işi Yahudilerle halletme yoluna gitmiştir. Bu tavır, Filistin’deki Muslumanların varlıklarının bile kabul edilmediğini acık bir şekilde gostermektedir.

 

15 Ağustos 1929’da Ağlama Duvarı’nda Yahudiler bir gosteri duzenlemiş ve hemen ertesi gun Filistinliler de bir gosteri duzenleyerek buna cevap vermiştir. 1928-1929 olayları bolgede gerginliği arttırmıştır. Bolgeye Mart 1930’da Walter Shaw liderliğinde gonderilen Araştırma Komisyonu’nun ekim ayında yayınladığı “Beyaz Bildiri”  adlı raporda, gosterilerin nedeni, Filistinlilerin siyasi ve ulusal amacları ile Yahudilerin cıkarlarının catışması ve Filistinlilerin geleceğe dair duydukları ekonomik endişe olarakacıklanmıştır. Siyonist hareket bunu, Yahudi gocune sınırlama getiren ve Filistinliler lehine gorunen 1922 tarihli Churchill Beyaz Bildirisi’ne donuş

 

olarak yorumlamıştır. Ancak bildirinin aksine, Almanya’da 1930’lardan itibaren Yahudi karşıtı hareketlerin gelişmesine paralel olarak, Filistin’e goc eden Yahudi sayısında onemli oranda artış olmuş; 1934’te 40.000 olan goc sayısı, 1935’te 62.000’e cıkmıştır.

 

Milletler Cemiyeti (MC) Sozleşmesi’nin 12. maddesine gore daha once bir başka devletin egemenliğinde olan ve şimdi kendi kendine ayakta duramayacak halkların yaşadığı toprakların korunması ve halkların gelişimi icin medeniyetin kutsal vasiliğinin oluşturulması ilke olarak kabul edilmiş ve vasiliğin uygulanmasındaki

 

guvencelerin bu sozleşme ile gercekleştirilmesi ongorulmuştur. Bu şekilde resmi bir kılıfla “Himaye, MC adına Manda Yonetimi ile gercekleştirilecektir.” sonucuna varılarak Ortadoğu’da ve dunyanın diğer bolgelerindeki somurge altında bulunan devletler uzerindeki kolonyal somuru duzeninin devam ettirilmesi sağlanmıştır.

 

Halloum, s. 163.

 

Bolgede Yahudi nufusunun hızlı bir şekilde artması Arap muhalefetini guclendirmiştir. Aralık 1931’de Kudus’te 22 ulke temsilcisi, Siyonist tehlikeye

 

karşı Musluman Ulkeler Kongresi’nde bir araya gelmiştir. 1932’de İstiklal Partisi ve Milliyetci Arap Gencliğin Yurutme Konseyi kurulmuştur.

 

1935’e gelindiğinde Yahudi nufusunun artmasıyla kendi vatanlarında ikinci sınıf vatandaş konumuna duşurulen Filistinlilerin tepkisi doruk noktasına ulaşmıştır. Bu zamana kadar birbirinden bağımsız hareket eden altı Arap siyasi partisinden (İstiklal Partisi haric) beşi bir araya gelerek iş birliği kararı almıştır.

 

5. 1936-1939 Olayları

 

1936’da bir araya gelen Arap liderleri Yahudilere karşı mucadelede onderlik edecek Arap Yuksek Komitesi’ni kurmuş ve başlattıkları genel grevi ulusal bir ayaklanmaya donuşturmuştur. Bunun uzerine

 

Filistin’e gelen bir komisyon, Yahudilerle Arapların aynı devlet icinde yer almasının mumkun olamayacağını, Filistin’in boluşturulmesi gerektiğini oneren Peel Raporu’nu yayınlamıştır. Bu rapor, Filistinlilerin bağımsızlıklarını golgeleyecek şekilde topraklarını ikiye

 

bolduğu icin Arapların ayaklanmasını daha da şiddetlendirmiştir.

 

1936-1939 yılları arasında koyden kente bolgenin her yerine yayılan bu ayaklanmalar, diğerlerinden farklı olarak, Yahudileri değil İngilizleri hedef almış ve bu, Filistinlilerin haklı tepkilerini koydukları en buyuk direniş hareketi olmuştur. Batılılar, Filistin’de

 

Yahudi olmayan halkın varlığından bu meşhur Arap isyanıyla haberdar olmuştur.61 Bu gelişmelerin ardından Ortadoğu’daki dengeleri korumak isteyen İngiltere, onemli bir tutum değişikliğine giderek “Beyaz Belge”yi yayınlamıştır. Bu belgede esas olarak Filistin’de bir

 

Yahudi devletinin kurulmasının İngiliz siyasetinin parcası olmadığı,gelecek yıllarda yeni gocmenlerin kabulunun Arap nufusun onayına tabi tutulacağı acıklanmıştır.62 Filistin’de Arap ve Yahudilerden oluşan iki uluslu bir devlet kurulmasını ve gocmen sayısının beş yıl icinde toplam 75.000 olarak dondurulmasını oneren bu belge Siyonistler uzerinde şok etkisi yapmıştır. Filistinlilerin buyuk ayaklanmasını durdurmayı amaclayan belge, farklı direniş grupları arasında bolunmeye yol acarak İngilizlerin umduğu sonucu doğurmuş ve ayaklanma kolaylıkla bastırılmıştır. Bu belgeye tepki gosteren donemin ABD Başkanı, İngiltere’den derhal 100.000 Yahudi’nin Filistin’e girmesine izin vermesini ve kotanın kaldırılmasını talep etmiştir.

 

İngiltere tarafından yayınlanan Beyaz Belge, Filistin’de yeni bir donemin habercisi olmuştur. Siyonistler, “Kara Belge” adını verdikleri bu belgeden sonra, artık İngiliz manda yonetimini de hedef almaya başlamışlardır. Yine de Siyonist hareketin gelişimi icin İngiliz mandası onemli bir fırsat olmuştur. İngiliz mandasının Milletler

 

Cemiyeti’nde onaylandığı 1922’den 1940’a kadar Yahudi nufusu 83.790’dan 467.000’e (bu donemde 1,5 milyon olan nufusun ucte biri) ve Yahudilerin sahip olduğu toprak da 60.100 hektardan 155.200 hektara cıkmıştır.

 

6. II. Dunya Savaşı ve İsrail’in Kuruluşu

 

II. Dunya Savaşı’nın nedenlerini ve olayların başlangıcını, I. Dunya Savaşı’nın cozmeden bıraktığı veya getirdiği yeni sorunlar oluşturmuştur.

 

Almanya’nın 1 Eylul 1939’da Polonya’ya saldırması uzerine İngiltere, ardından 3 Eylul’de Fransa Almanya’ya savaş acmış; boylece tarihin tanık olduğu en buyuk savaşlardan biri başlamıştır. Savaşın başlamasıyla Siyonistler ve İngilizler anlaşmazlığa duşmuş, Filistin’e Yahudi gocunu hızlandırmayı amaclayan Siyonistler, Arapları Almanların yanına itmek istemeyen İngiltere’nin muhalefetiyle karşılaşmıştır. Bununla birlikte savaş sırasında Yahudi toplumu gelişme fırsatı bulmuştur. Mayıs 1942’de New York’ta Siyonist Konferansı gercekleştirilmiş ve Yahudi Ajansı Başkanı David Ben Gurion’un sınırsız goc, Yahudi ordusu ve Filistin’in Yahudi devleti olması talepleri desteklenmiştir.

 

Bu donemde Filistin’de en onemli problem manda rejimi ve Yahudilerin Filistin’e gocu meselesiydi. İngiltere goce karşı cıkmasına rağmen, ABD Başkanı, savaş sırasında Yahudilerin topraksız kaldığını belirterek Filistin’e girmelerine izin verilmesini istemiştir.

 

ABD ve İngiltere temsilcilerinden oluşturulan bir komisyon, Nisan 1946’da manda yonetiminin devamı, 100.000 gocmenin kabulu ve mevcudu 65.000 olarak tahmin edilen İsrail yeraltı orgutu Haganah’nın silahsızlandırılması kararını almışsa da, bu girişim başarısızlıkla sonuclanmış ve konu 1947’de İngiltere tarafından BM’ye goturulmuştur. Kurulan Filistin Ozel Komisyonu, Filistin’in Yahudi ve Araplar arasında ikiye bolunmesini,

 

Kudus’un ise uluslararası bir statuye kavuşturulmasını onermiştir.29 Kasım 1947’de Filistin topraklarının %56,47’lik en verimli kısmı Yahudilere, colden ve verimsiz alanlardan oluşan diğer kısmı da Araplara bırakılmıştır. Derhal kendilerine ayrılan bolgeleri işgale girişen Yahudiler şiddetin her turlusune başvurmaktan da geri durmamıştır. BM Genel Kurulu tarafından kabul edilen ve o donemde Filistin’de %31’lik bir nufusa sahip olan Yahudilere %56 oranında toprak veren Taksim Planı, Arap

 

ulkeleri tarafından kabul edilmemiştir.

 

1897’de Siyonist hareketle başlayan ve 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla yeni bir ivme kazanan Filistin topraklarına Yahudileri yerleştirme sureci, toprakların asıl sahibi Filistinlileri ulkeleri dışında multeci olarak yaşamak zorunda bırakmıştır. Filistin toprakları ile tarihi ve dini bağları olduğunu iddia ederek yola cıkan Siyonist hareket, gerekli dış desteği de sağlayarak Filistinlilere ait topraklarda bir Yahudi devleti kurmuştur.

 

E. ARAP-İSRAİL SAVAŞLARI VE FİLİSTİNLİLERE ETKİSİ

 

1. İsrail Devleti’nin Kuruluşu ve Birinci Arap-İsrail Savaşı (1948)

 

Filistin’de İngiliz manda rejiminin sona ermesinin hemen ardından 14 Mayıs 1948’de, Tel Aviv’de toplanan Yahudi Milli Konseyi, yayınladığı bir bildiri ile İsrail devletinin kurulduğunu ilan etmiştir. Bunun hemen ardından ABD ve ertesi gun de Sovyetler Birliği İsrail’i tanıdıklarını acıklamıştır.

 

Bağımsızlığını ilan etmesinden birkac saat sonra Arap Birliği uyesi beş ulke İsrail’e savaş acmıştır. Mısır, Urdun, Suriye, Lubnan ve Irak kuvvetleri

 

uc yonden saldırıya gecerek başlangıcta ilerlemeler kaydetmiştir. Ancak gerek Arap ulkelerinin askeri zafiyetleri ve aralarındaki koordinasyonsuzluk gerekse Batılı guclerin İsrail’e destek vermesi nedeniyle savaş Araplar aleyhine donmuştur. İsrail savaş sırasında Sovyetler Birliği’nden de onemli yardımlar almış, Sovyetlerden gelen ucaklarla Urdun ve Suriye’nin başkentlerine saldırmış ve bu saldırılarda cok sayıda sivil hayatını kaybetmiştir.

 

Arapları buyuk bir yenilmişlik psikolojisine sokan ve tarihe “en-Nakba/Buyuk Felaket” olarak gecen bu savaşın sonunda İsrail, 1947’de Taksim Planı ile elde ettiği %56’lık Filistin toprağını %78’e cıkarmıştır. Bu etnik temizlik surecinde İsrail birlikleri Filistinlilerin yaşadığı yuzlerce koy ve şehirde vahşice katliamlara girişmiş; bu surecte 15.000 Filistinli hayatını kaybederken, katliamlardan kacan 800.000 Filistinli, Arapların yoğun olduğu daha guvenli bolgelere veya en yakın komşu ulkelere sığınmıştır.

 

Geriye, İsrail’in işgal ettiği topraklarda 150.000, Urdun’un eline gecen Batı Şeria’da 400.000, Mısır’ın kontrolune giren Gazze’de ise 50.000 Filistinli kalmıştır. Filistinlilerin başka ulkelere gocu ve Yahudilerin Filistin’degun gectikce artan nufusu, demografik yapının bolgenin asıl yerleşik halkı olan Araplar aleyhine donmesine n eden olmuş ve halen devam eden Filistinli multeciler meselesi başlamıştır.

 

BM’nin araya girmesiyle 1949’un Şubat ila Temmuz ayları arasındaİsrail, savaştığı her Arap ulkesi ile ayrı ayrı ateşkes anlaşmaları imzalayaraksavaş halini sona erdirmiştir. Filistin’i Yahudi işgalinden kurtarma amacıyla savaşa giren Urdun Batı Şeria’ya, Mısır da Gazze Şeridi’ne asker yığmıştır. Kudus ise batıda İsrail, doğuda U rdun arasında bolunmuştur.

 

Savaşın ardından Arap ulkelerinde siyasi rejim değişikliklerine varan karışıklıklar yaşanmıştır. Suriye’de Mart 1949’da başlayan askeri darbeler sureci, 1970’te Hafız Esad’ın iktidara gelmesine kadar devam etmiştir.

 

Lubnan’da Temmuz 1949’da başarısız bir darbe girişimi yaşanmıştır. Urdun Kralı Abdullah, 1951’de bir Filistinli tarafından oldurulmuştur. En onemli değişiklik ise, 1952’de Kral Faruk’un General Necib onculuğunde askeri bir darbe ile tahttan indirilerek meşruti monarşiden cumhuriyet rejimine gecilmesi suretiyle Mısır’da gercekleşmiş; bu rejim değişikliğinden  iki yıl sonra da Ortadoğu dengelerini derinden etkileyecek olan Cemal Abdunnasır, yine bir darbeyle Mısır devlet başkanı olmuştur.

 

Savaştan en karlı cıkan İsrail’dir. 1914’te 85.000, 1943’te 539.000,1946’da 608.000, 1947’de 650.000 olan Filistin’deki Yahudi nufusu,

 

1949’da 758.000’e ulaşmıştır.63 İsrail bu savaşla, BM Taksim Planı uyarınca kendisine verilen toprakları %40 arttırmıştır. Urdun de Batı Şeria ve Doğu Kudus’u topraklarına katarak İsrail’den sonra en fazla toprak kazanan ulke olmuştur.

 

İsrail, Arap ulkelerinin tepkisine rağmen 23 Ocak 1950’de Kudus’u başkent ilan etmiştir. Bunun uzerine Arap ulkeleri, İsrail ile ateşkes anlaşmaları İmzalamış olmalarına rağmen barış anlaşmasına yanaşmamışlar; 17 Haziran 1950’de kendi aralarında askeri ittifaklar kurmuşlardır.

 

Ote yandan Batılı guclerin Araplara ambargo uygularken İsrail’i desteklemeleri, bu surecte gerginliği iyice arttırmıştır. 25 Mayıs 1950’de ABD, İngiltere ve Fransa tarafından “Uclu Bildiri” ilan edilmiştir. Soz konusu bildiri, “Ortadoğu’da guven ve istikrar icin calışan Batılı bir ulke” oluşu itibarıyla İsrail’in himayesini ve korunmasını kapsamaktadır.64 Bu, Batılı devletlerin İsrail’in bolgede gercekleştirdiği butun eylemlerin ardında olduklarını ve gerektiğinde bu ulkeyi desteklemekten geri durmayacaklarını acıkca deklare etmeleri manasına gelmektedir.

 

2. İkinci Arap-İsrail (Suveyş) Savaşı (1956)

 

İlk savaşın Yahudiler nezdinde dunyanın tavrının gorulmesi acısından ayrı bir anlamı vardır. İsrail durumdan memnundur ve artık bolgede daha rahat hareket etmektedir. 1950’lerin başından itibaren Filistinlilerin yaşadığı 187 koyun tamamen tahrip edilmesi, insanların katledilmesi ve goce zorlanması bunu acıkca ortaya koymuştur. Bu şekilde 1956’ya gelinmiştir.

 

Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdunnasır’ın, 28 Temmuz 1956’da Suveyş Kanalı’nın uluslararası trafiğe acık olmakla birlikte, Mısır’a ait olduğu icin millileştirildiğini acıklaması uzerine, İsrail saldırmak icin beklediği fırsatı elde etmiştir. İngiltere ve Fransa bu kararı tanımadıklarını bildirerek

 

Mısır’dan Suveyş Kanalı’nın kendilerine bırakılmasını istemiştir, ancak Mısır bunu reddetmiştir. Londra’da toplanan konferanslardan da bir sonuc cıkmayınca, uc ulkenin daha once uzlaştığı gizli ittifak uyarınca, İngiltere ve Fransa hava saldırılarıyla Mısır’ın butun havaalanlarını ve askeri bolgelerini imha ederken, İsrail de 29 Ekim’den itibaren karadan Gazze ve Sina’yı işgal etmiştir. Bu saldırılar sonucunda Mısır 7 Kasım’da ateşkesi kabul etmek zorunda kalmıştır. BM Genel Kurulu’ndaalınan kararla Suveyş Kanalı’na barış gucu yerleştirilmiş; SSCB’nin tehdidi ve ABD’nin baskısıyla Aralık 1956-Mart 1957’de İngiltere, Fransa ve İsrail,

 

Mısır topraklarından geri cekilmek zorunda kalmıştır.

 

Bu savaşta Mısır, askeri acıdan yenilgiye uğrasa da, ABD ile SSCB’nin mudahalesiyle siyasi bir zafer elde etmiştir. İngiliz ve Fransızlar bolgedeki

 

İmtiyazlarına meydan okuyan Mısır lideri Cemal Abdunnasır’ı duşurmek uzere bu savaşı planlamış olsalar da beklentileri tutmamış; Nasır, yukselişe gecen Arap milliyetciliğinin bir kahramanı haline gelmiştir. Abdunnasır Suveyş Kanalı’nın mulkiyetini elinde tutarken, ulkesindeki İngiliz ve Fransızları kovarak mallarını musadere etmiştir. Bu savaş, II. Dunya Savaşı sırasında buyuk olcude guc kaybeden İngilizlerin Ortadoğu’daki gucunun de sonuna işaret etmiştir. Nitekim bundan sonra bolgede iki super gucun yani ABD ile SSCB’nin nufuz mucadelesi başlamış; bolge Batı yanlısı

 

muhafazakar rejimler ile Sovyet yanlısı radikal rejimler arasında mucadelelere sahne olmuştur. 1956 Savaşı sonucunda bolgede Batı’ya yakın

 

Arap rejimleri sarsılmış; Irak’ta askeri darbe ile Haşimi Krallığı devrilerek cumhuriyet rejimine gecilmiş; Batı yanlısı Lubnan ve Urdun’de krizler ve ic catışmalar yaşanmıştır.

 

1956 Savaşı, Filistin mucadelesinin rotasını da belirlemiştir. Nitekim bu savaş sırasında Suveyş Kanalı’nda İngiliz birliklerine karşı saldırılara katılan Yaser Arafat ve arkadaşları tarafından 1959 yılında el-Fetih orgutu kurulmuştur. Filistin kokenli iş adamlarını ve aydınları bunyesinde bulunduran bu orgut, Filistin’in ancak  Filistinlilerin cabasıyla kurtulabileceği soylemiyle yola cıkmıştır. Ne var ki bu soylem, bazı Arap ulkeleri tarafından kendilerine karşı bir meydan okuma olarak yorumlanmıştır.

 

Arap ulkeleri bu konuyu goruşmek uzere 9-19 Eylul 1963 tarihleri arasında Kahire’de toplanmış ve Filistinlilerin surgunde bir hukumet kurmalarına,

 

 ordu ve meclis oluşturmalarına karar verilmiştir. Ancak Filistin sorunu uzerindeki nufuzunu kaybetmek istemeyen Urdun buna karşı cıkmıştır.

 

Urdun’un tum itirazlarına rağmen Kudus’un Arap hakimiyetinde olan bolumunde 28 Mayıs-3 Haziran 1964 tarihleri arasında Filistinlilerin ilk buyuk kongresi yapılmıştır. Filistinlilerin ilk milli meclisi sayılan bu kongrede Filistin Kurtuluş Orgutu (FKO)’nun kuruluşu da kabul edilmiştir.

 

Bunun uzerine yalnız bağımsız Filistinli kimliği ile mucadelede başarılı olunabileceğini savunan el-Fetih ile Arap ulkelerinin yonlendirmesiyle  kurulan FKO arasında bir rekabet başlamıştır.65

 

3. Ucuncu Arap-İsrail (Altı Gun) Savaşı (1967)

 

1964’te FKO’nun kurulması ve Suriye’de Arap milliyetciliği ile sosyalizme dayanan Baas Partisi’nin 1963’te darbeyle iktidara gelmesi, bunalımı yeniden başlatmıştır. Nasır’ın Sina’da konuşlandırılan BM Barış Gucu askerlerinin cekilmesini istemesi ve oraya asker yığması ve ayrıca Mayıs 967’de Akabe Korfezi’ni deniz ulaşımına kapatması, İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan’ı harekete gecirmiştir. Yine mayıs ayında başlayan Suriye-İsrail gerginliği, Gazze ve Sina’yı işgal etmek isteyen İsrail icin iyi bir fırsat olmuştur. 5 Haziran 1967’de ilk defa Arap duzenli orduları ile İsrail birlikleri karşı karşıya gelmiş; Mısır hava kuvvetlerini ani bir saldırıyla imha eden İsrail, Suriye ve Urdun’e de saldırmıştır. İsrail, Arap ulkeleri arasındaki iletişim kopukluğu ve cıkar ayrılıklarını cok iyi değerlendirerek Filistin topraklarının geriye kalan  %22’sini (yani 1949’dan beri Mısır ile Urdun’un kontrolunde bulunan Doğu Kudus, Batı Şeria ve Gazze), Mısır topraklarının %6’sını (Sina Yarımadası), Suriye topraklarının %1’ini (Golan Tepeleri) işgal etmiştir. Altı gun suren bu savaşla İsrail, kendi kontrolundeki toprağı uc kattan daha fazla arttırmış ve ustelik stratejik derinliğe kavuşmuştur. Muslumanlara ait kutsal mekanlarla birlikte Kudus’un tamamı İsrail’in eline gecmiştir.

 

Ancak İsrail’in işgali, BM Guvenlik Konseyi’nin 22 Kasım 1967 tarihinde oy birliğiyle aldığı, savaş yoluyla toprak kazanımının kabul edilemeyeceğini ongoren 242 sayılı kararına aykırıydı. Arap ulkeleri 242 sayılı karara gore İsrail’in işgal ettiği tum topraklardan geri cekilmesi gerektiğini savunurken, İsrail buna karşı cıkmıştır.

 

1967 Savaşı’nda 300.000’e yakın multecinin Şeria Nehri’nin doğusuna gecmesiyle Urdun, en fazla Filistinli multeciyi barındıran ulke haline

 

gelmiştir.66 BM Guvenlik Konseyi’nin, işgal edilen topraklarda halka insani muamele yapılması ve yurtlarına donmek isteyenlere izin verilmesi yolunda aldığı 14 Haziran 1967 tarihli ve 237 sayılı kararı uygulanmamıştır.

 

Boylece multecilerin sayısında yarım milyona yakın bir artış meydana gelmiştir.

 

1967 Savaşı’ndan hemen sonra Sudan’ın başkenti Hartum’da toplanan Arap liderleri meşhur “uc hayır”ı ilan etmişlerdir: İsrail’le barışa hayır, İsrail’i tanımaya hayır, İsrail’le goruşmeye hayır. Ancak bir aradayken bu “hayır”ları soyleyen Arap ulkelerinden ucu (Mısır, Suriye, Urdun) perde arkasında İsrail’le goruşmeleri coktan başlatmıştır. Bu uc ulkenin ortak ozelliği, İsrail’den geri almaları gereken topraklarının olmasıdır.

 

Nitekim işgalle birlikte Mısır, Sina’nın petrolunden ve Suveyş Kanalı’nın gelirlerinden; Suriye, Golan’ın sularından ve verimli arazilerinden; Urdun ise Harem-i Şerif gibi kutsal ve tarihi mekanlardan mahrum kalmıştır.

 

1967 Savaşı, İsrail’e yonelik Arap politikasını şekillendiren tarihi olayların başında gelmektedir. Arapların en-Nakba dedikleri ve onları İsrail’in varlığı ve multeci problemiyle karşı karşıya bırakan 1948 Savaşı bile bu anlamda golgede kalmıştır. O gune kadar İsrail’i haritadan silmeye kilitlenmiş olan

 

Arap ulkeleri, 1967 Savaşı’yla birlikte savunmaya gecmiştir. Cunku 1948 Savaşı’nda Arap ulkelerinin hicbiri toprak kaybetmemiş, bu anlamda sadece Filistinliler zarar gormuştur. Tarihi vatanlarının dortte ucunu İsrail işgal ederken, Filistinlilerin kalan toprakları da Urdun ve Mısır rejimlerinin egemenliğine girmiştir. Buna karşılık 1967 Savaşı’nda Urdun, Mısır ve Suriye’nin kaybettikleri toprakları geri alma cabaları, sonraki donemin temel Arap politikasını belirlemiştir: 242 sayılı BM kararı cercevesinde İsrail’le barış karşılığında topraklarını geri almak. 1967 Savaşı’nın bir diğer onemli sonucu ise Arap milliyetciliği ve sekuler-devrimci cizgideki Nasırcılığın hezimeti karşısında Filistin milliyetciliğinin ve Filistin direniş hareketinin yukselişe gecmesidir. Bu anlamda Filistinli direniş grupları bir araya gelerek “silahlı mucadele”nin gereği uzerinde durmaya başlamışlardır. Arap ordularının Altı Gun Savaşı’ndaki yenilgilerinin akabinde elde edilen Karameh zaferi (1968) ile el-Fetih,

 

uzun suredir gerilla savaşını savunanların alternatifi haline gelmiştir.

 

Arafat, Nasır’ın da onay vermesiyle 1969’da FKO’nun başına gecmiştir.

 

Harem-i Şerif’teki Mescid-i Aksa ve Kubbetu’s-Sahra gibi İslam mabetlerinin yıkılarak Suleyman Mabedi’nin tekrar inşa edilmesi isteği, Harem-i Şerif’e yonelik yıkıcı eylemlerin nirengi noktasını oluşturmaktadır. Mescid-iAksa’da cıkan yangın ve Mach Teret Yahudit adlı aşırı sağcı orgutun Harem-i Şerif’e yonelik yıkıcı eylemlerini

 

bu cercevede ele almak gerekir. 1969 yılı Ağustos’unda Mescid-i Aksa’yı yakıp yok etme girişiminde bulunan Yahudiler, aynı hedefe matuf olarak 21 Mart 1983 tarihli kazı eylemlerini gercekleştirerek Kur’an-ı Kerim’de “Kendisinin ve cevresinin mubarek kılındığı”nın belirtildiği, Muslumanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa’yı yıkmaya

 

calışmışlardır.

 

Aynı tarihlerde, 21 Ağustos 1969’da, Kudus’teki Mescid-i Aksa’nın, Mesih’in gelişini hızlandırma iddiasındaki Avustralyalı Evanjelik bir Hristiyan tarafından yakılma girişimi69 İslam dunyasının tepkisine yol acmıştır.

 

Turkiye’nin de aralarında bulunduğu İslam ulkeleri 22-25 Eylul 1969’da Fas’ta duzenlenen Rabat Zirvesi’nde ilk defa bir araya gelmiştir.

 

Bu zirvede İsrail’in Kudus’ten cıkması ve 1967 oncesi statusune geri donmesi istenirken, İslam Konferansı Teşkilatı adlı yeni bir yapılanmanın da temeli atılmıştır.

 

4. Kara Eylul (1970)

 

1948 ve 1967 Savaşları ile sair zamanlardaki İsrail saldırıları nedeniyle yuzbinlerce Filistinli Urdun’e sığınmıştır. Urdun ise ekonomik acıdan zayıf olduğundan bu kadar multeciyi kontrol edecek guce sahip değildir.

 

Ayrıca Urdun, ulkesindeki Filistinlileri “beşinci kol” olarak goren Nasır gibi guclerden de cekinmektedir. Butun Filistin topraklarının işgal altına girdiği 1967 Savaşı’nın ardından Arafat ve ona bağlı Fedailer, İsrail’e karşı operasyonlar icin us olarak komşu ulke Urdun’u secmiştir. Nufusunun onemli bir kısmını Filistinlilerin oluşturması nedeniyle FKO’nun Urdun’de etkinliğini arttırması Kral Huseyin’i tedirgin etmiştir. 9 Haziran 1970’te Arafat ile Urdun yonetimi arasında bir uzlaşma anlaşması imzalansa da, Fedailerle Urdun askerleri arasında kucuk caplı catışmalar devam etmiştir.

 

Eylul ayına gelindiğinde ise Fedailerin pek cok stratejik noktanın kontrolunu ele almaları ve sivil itaatsizlik hareketi başlatmaları ile gerilim tırmanmış; Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin ardı ardına ucak kacırma eylemlerine girişmesini Kral Huseyin, rejimin istikrarına ve ulusal guvenliğe yonelik doğrudan bir tehdit olarak algılamış ve 16 Eylul’de olağanustu hal ilan edilmiştir. 10 gun suren ic catışmalar sonunda 25 Eylul’de ateşkes sağlanmıştır. Tarihe “Kara Eylul” olarak gecen catışmalarda toplam 3.500 kişi hayatını kaybetmiştir. Ateşkese rağmen catışmalar aylarca devam etmiştir. İsrail’in de desteğini alan Kral Huseyin, Arafat’ın kontrolundeki Fedaileri Urdun’den cıkartmıştır.

 

Kara Eylul olaylarının ardından Arap ulkeleri Urdun ile ilişkilerini keserek Amman yonetimini Filistin direnişini bitirmekle suclamışlardır.

 

Bu durumdan en cok faydalanan taraf ise tabii olarak İsrail olmuştur.

 

Zira hem her iki savaşta da duşmanı olan Arap devletleri birbirlerine duşmuş hem de Fedailerin direnişin merkez ussu olan Urdun’den cıkarılmasıyla İsrail, doğu sınırının guvenliğini temin edebilmiştir. Bununla birlikte Urdun’u terk etmek zorunda kalan Fedailer bu defa İsrail’in kuzeyindeki Lubnan’a yerleşmiş ve Lubnan toprakları Filistin direnişinin merkezi haline gelmiştir.

 

5. Dorduncu Arap-İsrail (Yom Kippur) Savaşı (1973)

 

1967 Savaşı’nda buyuk bir yenilgi yaşayan Mısır ve Suriye, bazı Arap devletlerinin de desteğiyle, 1973 yılında işgal altındaki Sina Yarımadası’nda ve Golan Tepeleri’nde bulunan İsrail kuvvetlerine saldırmıştır.

 

6 Ekim 1973 gunu başlayan bu savaş, altı gun suren 1967 Savaşı’nın doğurduğu tepkinin ve işgal edilen toprakları kurtarma cabasının bir sonucu olarak vuku bulmuştur.

 

1970’te Nasır’ın olumunun ardından Mısır’ın devlet başkanlığına gecen Enver Sedat, 1967’de İsrail tarafından işgal edilen toprakların geri kazanılması icin bir Arap karşı saldırısı uzerinde durmuştur. 6 Ekim 1973’te Mısır ve Suriye’nin Sina ve Golan’daki İsrail kuvvetlerine surpriz saldırısıyla başlayan savaş, Muslumanların kutsal ayı olan Ramazan ve Yahudilerin en kutsal gunu olan Yom Kippur (Kefaret Gunu)’a denk gelmiştir.

 

Araplar başlangıcta onemli ilerlemeler kaydetseler de, 1967’deki toprak kazanımları ile yeterli stratejik derinliğe kavuşmuş olan İsrail, ABD’nin de yardımıyla kısa surede toparlanarak karşı saldırıya gecmiş ve boylece bu savaşın da kendi lehine sonuclanmasını sağlamıştır. Savaş, 1972’den itibaren ilişkilerini yumuşatan iki super gucun mudahalesiyle ve BM’nin devreye girmesiyle 26 Ekim’de sona ermiştir.

 

Savaş sona erdiğinde taraflar arasındaki askeri denge de değişmiştir.

 

Suriye, Sovyetler Birliği yapımı olan T-62 tanklarına ve yeni ucak filolarına sahip olmuş, İsrail ordusu da ABD tarafından guclendirilmiştir.

 

18 Ocak 1974’te İsrail ile Mısır arasında ateşkes imzalanmıştır. Anlaşmaya gore Mısır Suveyş Kanalı’nın doğu yakasındaki guclerini azaltacak, buna karşılık İsrail de Sina’da Milta ve Gidi gecitlerinin batısına cekilecekti.

 

Bu anlaşmayı 4 Eylul 1975’te imzalanan ikinci bir anlaşma takip etmiştir.

 

İsrail’in Sina’dan cekilmesini ongoren “Geri Cekilme Anlaşmaları” daha sonraki bir tarihte imzalanacak olan barış anlaşmasının da taslağı niteliğindeydi. Ote yandan 31 Mart 1974’te Suriye ve İsrail arasında, her iki tarafın kuvvetlerinin bir BM tampon bolgesi ile ayrılması ve savaş esirlerinin mubadelesini de iceren bir ateşkes anlaşması imzalanmıştır. Ancak Suriye ile İsrail arasında bugune kadar herhangi bir barış anlaşması imzalanmamıştır.

 

1974 yılında Rabat’ta yapılan Arap Zirvesi’nde FKO, Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak kabul edilmiştir. BM Genel Kurulu’nda Filistin’de bağımsız, egemen bir devletin kurulması kararı yeniden gozden gecirilmiş,

 

FKO’ye BM’de gozlemci statusu verilmiş ve FKO lideri Yaser Arafat BM Genel Kurulu’nda bir konuşma yapmıştır. Gerek uluslararası alanda gerekse Avrupa’da Filistin meselesine bakışın değişmesinde ve Filistinlilere kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasına yonelik fikirlerin yayılmasında, 1973 Savaşı sırasında petrol ureten ulkelerin (ABD’nin İsrail ordusunu guclendirmesine karşı bir tepki olarak) uygulamaya koydukları petrol ambargosunun etkisi de goz ardı edilmemelidir. Nitekim petrol fiyatlarının dort kat arttığı bu surecte, ilk defa Arap/Filistin-İsrail meselesinin sadece Ortadoğu’yu ilgilendiren bir mesele olmadığını, kendi refahlarını

 

da etkileyebileceğini bu şekilde tecrube etmişler ve bu nedenle ozellikle Avrupa ulkeleri artık ABD’den daha bağımsız bir Ortadoğu politikası takip etmeye başlamışlardır.

 

Ote yandan dort ayrı savaş tecrubesinin ardından savaşarak değil muzakere masasında topraklarını geri alabileceğine kanaat getiren Mısır yonetimi, Eylul 1978’de ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın arabuluculuğunda, İsrail ile muhtemel bir barışın cercevesini belirleyen iki anlaşma (Camp David Anlaşmaları) imzalamış; bunları 26 Mart 1979’da Mısır-İsrail Barış Anlaşması takip etmiştir. Barış anlaşmasının maddeleri şoyledir:

 

İsrail Mısır’la anlaşma masasına oturmakla, ilk defa bir Arap ulkesi tarafından tanınmıştır. Arap ulkeleri Mısır’ın İsrail ile imzaladığı anlaşmaları kabul etmemiş ve Enver Sedat’ı Filistin davasına ihanet etmekle suclamışlardır. Mısır Devlet Başkanı Sedat bu imzaların bedelini 1981’de uğradığı suikastla odemiş ve ulkesi 80’li yıllar boyunca Arap dunyasından dışlanmış, Ortadoğu’da iddiasız ve etkisiz bir aktor konumuna gelmiştir.

 

Bu dışlanmaya rağmen Mısır, ABD’nin, İsrail’den sonra en fazla yardım yaptığı ulke haline gelerek ekonomisini garanti altına almıştır. İsrail, 15 sene evvel işgal ettiği Sina topraklarından 1982’de cekilmesini tamamlamış, boylece Kahire yonetimi Sina petrolleri ile Suveyş Kanalı’ndan gelen gelirlere yeniden kavuşmuştur.

 

Bu anlaşma ile İsrail, duzenli Arap ordularıyla aynı anda birkac cephede savaşmaktan kurtulmuş; bundan sonra Filistin’de ve Lubnan’da gerilla mucadelesi veren direniş orgutleri sivrilmiştir. İşgal suresince petrol ihtiyacını karşıladığı Sina Yarımadası’ndan cekilmenin getirebileceği enerji darboğazı riski de Kissinger’ın araya girmesiyle kısa zamanda aşılmış;

 

Sedat, Arap ulkelerinin petrol satmadıkları İsrail’e Mısır petrolunu satmayı kabul etmiştir. Anlaşmanın ucuncu maddesiyle İsrail, bolgedeki varlığını ve toprak işgalini -en azından kurulduğundan beri baş duşmanı olan ve dort defa savaştığı Mısır nezdinde- meşrulaştırmıştır. Diğer yandan anlaşmada Gazze ve Batı Şeria’daki Filistinlilere tam ozerklik verilmesi icin goruşmeler yapılması maddesine rağmen İsrail bu konuyu surekli askıda bırakmış; vadettiği halde boşaltmadığı topraklara daha sonra Sovyetler Birliği’nden gelen Yahudileri yerleştirmiştir. 30 Temmuz 1980’de İsrail parlamentosu Knesset’te alınan bir kararla Kudus, İsrail’in ebedi ve bolunmez başkenti olarak ilan edilmiştir

Sevgili okurlarımız sizlere bu ay   adlı kitabın I ve II bölümlerini yayınladık.

 

İsrael Filistin ilişkilerini ilk başından beri tarafsız bir şekilde ve belgelere dayanarak anlatan bu son derece değerli çalışmayı okuduğunuz zaman çoğumuzun senelerden beri tam olarak bilmeden yaşadığımız batılı Hıristiyan devletlerin İslam bir ülkeye muhtelif  komplolar ve gizli antlaşmalarla  uyguladıkları soykırımı bütün açıklığı ile gözler önüne sermektedir

Gelecek sayımızda ise geri kalan bölümlerini sizlere naklaedeceğiz.

 

Ancak  bu mevzuya ilgi duyan okurlarımıza kolaylık olsun diye  kitabın  tümünün internetdeki  pdf  olarak yayınlamış olan nüshasını yayınlıyoruz . Gelecek sayımızı beklemeden okuyabilmeleri için

   Yazımızın başında  PDF   başlığı altındaki  liniki lütfen tıklayıp bu kitabı okuyun

Aşağıdaki linki tıklayıp  !HH  derneğinin web sayfasına girip muhtelif mevzularda bilgi alabilirsiniz

http://www.ihh.org.tr/fotograf/yayinlar/dokumanlar/siyonizm-dusunden-isgal-gercegine-filistin.pdf

 

Bu yazımız hakkında düşüncelerinizi anasayfamız daki email adresine yazarak gönderebilirsiniz.

 

Editör: Burhan Sanus