Pdf

Canon Dolores.pdf
After Life The Scienceof Near - Death Experiences.pdf
Ölüm Ötesi.pdf
Heidegger’in Düşüncesinde “Ölüm”.pdf

 

 

Video

Ölüm Ötesi Deneyimler
İbrahim Kapaklıkaya - Ölüme Yakın Deneyimler
Ölümden Dönüş - Belgesel
Hışırtı - Ölümden Sonraki Hayat
Ölüm Ötesi Deneyimi - Raymond Moody
Ölüme Yakın Deneyim Nedir
Dannion Brinkley Happen To You
Proof of Heaven - Interview with Dr. Eben Alexander

 

 

     Yayın Tarihi: 01.05.2018

 

 

 

 

 

28 Dakikalık ÖlÜm

Dannion Brinkley'nin Ölüme Yakın Deneyimi ve 13cü Burç:

 

 

 

1975 yılında, Dannion Brinkley gökgürültülü bir fırtına esnasında telefonda konuşuyordu. Telefon kablosuna düşen bir yıldırım başına ve vücudunun diğer kısımlarına binlerce voltluk elektrik gönderir. Kalbi durur ve ölür, fakat işin aslında, bir NDE yaşamıştır. Brinkley morgda 28 dakika sonra yeniden canlandığında, anlatacağı müthiş bir hikayesi vardı. Aşağıdakiler Paul Perry ile yazdığı kitabı Saved By the Light'tan alınmıştır.

“Sonrasında duyduğum ilk ses bir yük trenine benzeyen bir sesin kulağıma ışık hızıyla gelmesiydi. Elektrik şokları bütün vücudumdan aktı ve her hücremi pil asitinin içinde eridiğini hissettim. Ayakkabımın çivileri yerdeki çivilere yapışmıştı dolayısıyla havaya fırladığımda ayaklarım ayakkabılarımdan çıktı. Gözümün önünde tavanı gördüm ve yatağımın üzerine düşerken bir dakika için nasıl bir gücün bu kadar acıya sebep olabileceğini ve beni bu şekilde tutabileceğini tahmin edemedim. Bir saniyenin bile yarısı kadar olan bir süre bir saat gibiydi.

 

Korkunç bir acıdan sonra kendimi huzur ve sakinlik verici bir denge hissiyatında buldum. Daha önce hiç bilmediğim ve şu ana kadar da hiç hissetmediğim bir histi. Sanki çok güzel bir sakinlik içinde banyo yapmak gibiydi. Ne olmuş olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu, ama bu kadar huzur içinde olmama rağmen nerede olduğumu bilmek istiyordum.

 

Etrafıma bakmaya başladım, havada dönüyordum. Aşağımda yatağın üzerine fırlatılmış vücudum vardı. Ayakkabılarım tütüyordu ve telefon ellerimde erimişti. Sandy’nin odaya koştuğunu görüyordum. Yatağın yanında durup bana korkunç bir ifadeyle bakıyordu, tıpkı bir ebeveynin çocuğunu yüzme havuzunda ters dönmüş bir şekilde yattığını gördüğündeki ifade gibiydi.

 

Tommy 10 dakikadan az bir süre içerisinde geldi. Ters bir şeyler olduğunu biliyordu çünkü patlamayı telefondan duymuştu.

Tommy'nin beni tutmasını ve ambulans geciktiği için küfürler ettiğini izledim..Siren sesleri duyulmaya başlamıştı. Sağlık görevlileri beni sedyeye koyup ambulansa götürürlerken üçünün tepesinde uçuşuyordum, Sandy, Tommy ve kendim.

 

Havalandığım yerden, herkesten 5 metre kadar yükseklikte, yüzüme düşen yağmuru ve ambulans ekibinin arkalarının ıslandığını görebiliyordum. Gördüğüm perspektif bir televizyon ekranı gibiydi. Öfke ve acı duymadan, sedyedeki kişinin titreyip, seğirip, sıçradığını seyrettim. Ölü bedenimden ambulansın önüne doğru baktım. Bir tünelin oluştuğunu gördüm, bir hortumun gözü gibi açılıyor ve bana doğru geliyordu. Ben hiç kımıldamadım, tünel bana doğrugeldi.

 

Çan sesleri vardı tünel bana doğru ve sonra da etrafımda spiral çizerken. Hemen sonrasında görülen hiçbirşey yoktu. Ne ağlayan Sandy, ne ambulans ekibinin ölü bedenime kalp masajı yapması, ne hastaneyle telsizden yapılan çaresiz konuşmalar.. sadece bir tünelin beni bütünüyle sarışı ve yedi çanın ardı ardına ritmik bir şekilde çalan güçlü güzel sesleri..

 

Karanlığa doğru baktım. Yukarıda bir ışık vardı ve ona doğru elimden geldiği kadar hızlı hareket etmeye başladım.

 Bacaklarımı kıpırdatmadan ışık hızıyla hareket ediyordum. İlerledikçe ışık daha da parlaklaşıyordu ta ki bütün karanlığı yok edecek ve beni tamamiyle gözalıcı bir ışık cennetinde bırakana kadar. Bu gördüğüm en parlak ışıktı, ve buna rağmen gözlerimi birazcık bile acıtmıyordu. Bu ışık, karanlık bir odadan güneşli bir odaya geçildiğinde hissedilen acının tam Sağıma doğru baktım ve sisin arasından gümüş bir formun bir siluet şeklinde görünmeye başladığını fark ettim. Yaklaştıkça sevgi kelimesinin bütün anlamlarını içeren derin bir sevgi hissetmeye başladım. Sanki sevgilim, annem ve en yakın arkadaşımın binlerce kat fazlası gibiydi. Işık varlık yakınıma geldikçe, bu sevgi hissiyatı o kadar yoğunlaştı ki dayanamayacak kadar zevk vericiydi.

 

Işık varlık tam önümde durdu. Onun özüne doğru baktığımda, renk prizmaları, sanki her birinden gökkuşağının renklerini yayan binlerce minik pırlantadan oluşmuş gibiydi.

 

Onun varlığında kendimi çok rahat hissettim, varlığındaki samimiyet sanki hissettiğim bütün duyguları hissettiğine inanmamı sağladı. Aldığım ilk nefesten yıldırım çarpmasıyla cızırdayana kadar.. Bu varlığa bakarken kimsenin beni ondan daha fazla sevemeyeceğini, ve kimsenin bana karşı ondan daha fazla empati, sempati, cesaretlendirme, yargısızlık ve merhamet duyamayacağını hissediyordum.

 

Işık varlık beni içine çekti ve bunu yaptığında bütün hayatımı yeniden deneyimledim, bütün başıma gelenleri hissettim ve gördüm. Sanki bir su baskını olmuş ve beynimde kayıtlı olan bütün hatıralar dışarı taşmış gibiydi.

 

Hayatımı gözden geçirmeyi bitirdikten sonra bir noktaya gelmiştim, az önce tanık olduğum şeylere baktığımda tek bir sonuç çıkıyordu. Utanmıştım. Farkına vardım ki çok bencil bir hayatım olmuş, insanlara çok ender yardım etmişim. Kardeşlik sevgisiyle neredeyse hiç gülümsememiştim ve kimseye kötü durumda olduğu için 1 Dollar yardım yapmamıştım.

 

Işık varlığa baktım ve çok derin bir üzüntü ve utanç hissettim. Bir azarlama, ruhumun kozmik bir şekilde sallanmasını Kim olduğun Tanrının yaptığı bir farklılıktır.... Dedi varlık...Ve o fark sevgidir...

 

Aslında hiçbir konuşma olmuyordu, ve bu düşünce bana telepatik ( farklı bir telepati yoluyla )bir şekilde iletiliyordu.

Bugüne kadar bu kelimenin manasının ne olduğundan emin değildim. Fakat söylenilen buydu.

 

Tekrardan bir gözden geçirme süresi yaşatıldı. İnsanlara ne kadar sevgi vermiştim? Onlardan ne kadar sevgi almıştım? Ve biraz önce gördüklerime bakılırsa, yaptığım her iyi olaya karşılık neredeyse 20 kötü olay yaratmıştım. Eğer suçluluk şişmanlık olsaydı, 230 kilo gelirdim.

 

Işık varlık uzaklaştığında, suçluluğun getirdiği ağırlık üzerimden kalktı. Gördüklerimde acıyı ve ıstırabı hissetmiştim fakat tüm bunlardan hayatımı değiştirebilecek bilgiyi öğrenmiştim. Varlığın mesajını başımın içinde telepati şeklinde duyabiliyordum:

 

İnsanlar dünya üzerinde iyilik yaratmak için varolan güçlü spiritüel varlıklardır. Bu iyilik, genellikle cesur hareketlerle gerçekleştirilmez, insanlar arasındaki şevkatli tekil haraketlerle varolur. Önemli olan o küçük şeylerdir, küçük davranışlardır, çünkü kendiliğinden gelişen heraketler onlardır ve insanın gerçek kişiliğini gösterir...

 

Çok mutlu olmuştum. Artık insanlığı geliştirecek basit sırrı biliyordum. Hayatınızın sonunda hissettiğiniz sevgi ve iyi hisler yaşarken verdiğiniz sevgi ve iyi hislere eşit. Bu kadar basitti.

 

...Artık bu sırra sahip olduğum için hayatım daha iyi olacak... dedim Işık varlığa.

 

O sırada fark ettim ki geri gitmiyordum. Artık yaşayacak bir hayatım kalmamıştı. Üzerime yıldırım düşmüştü. Ölmüştüm.

 

Kanatsız kuşlar gibi, katedrallerle dolu bir şehre sürüklendik. Katedraller içeriden parlayan bir ışıkla dolu kristalden yapılmış gibiydiler. Korkmuştum. Bu yerin havada titreşen bir gücü vardı.. Bir öğrenme yerinde olduğumu biliyordum.

Hayatımı yeniden gözden geçirmek için veya değerinin ne olduğunu anlamak için değil, bilgilendirilmek için oradaydım.

 

Yapıya girdiğimde, Işık Varlık artık benimle değildi. Onu görebilmek için etrafıma bakındım ve kimseyi göremedim. Odada sıralar hizalanmıştı, ve yayılan ışık her şeyin parlamasını ve sevgi gibi hissedilmesini sağlıyordu...

 

Hemen sonra, podyumun arkasındaki boşluk Işık varlıklarla doldu. Benim de oturmakta olduğum sıralara doğru bakıyorlardı, ve onlardan şevkatli ve bilge bir ışık saçılıyordu.

 

Sırada oturdum ve bekledim. Daha sonra olan şey ruhsal yolculuğumun en muhteşem kısmıydı.

 

Podyumun arkasında dururlarken varlıkları sayabiliyordum. Onüç tanelerdi, omuz omuza yan yana duruyorlardı ve sahneye yayılıyorlardı... Onlar hakkındaki diğer şeylerin de telepatik bir yolla farkındaydım. Her biri insanoğlunun sahip olduğu değişik duygusal ve psikolojik özellikleri temsil ediyorlardı. Mesela, varlıklardan biri kuvvetli ve tutkuluyken bir diğer artistik ve duygusaldı. Biri cesur ve enerjikti, biri sahiplenici ve sadıktı. İnsan terimlerine göre, her biri zodyağın bir burcunu simgeliyordu.

 

Spiritüel terimlere göre, bu varlıklar burçları da geçiyordu. Bu duyguları benim hissedebileceğim bir yoğunlukta çıkartıyorlardı.

 

Şu anda artık bu yerin bir öğrenme yeri olduğunu biliyordum. Burada bilgi içinde demlenip, daha önce hiç eğitilmediğim gibi eğitilmiştim. Kitaplar yoktu, ezberleme yoktu. Bu ışık varlıklarının huzurunda, bilginin kendisi olmuştum ve bilinmesi gereken her şeyi biliyordum. Her türlü soruyu sorabilir ve cevabını bilebilirdim. Sanki bilgi okyanusunda bir su damlası veya ışığın bildiği her şeyi bilen bir ışın olmak gibiydi.

 

Varlıklar bana birer birer geldiler. Her biri yaklaştığında, göğüslerinden video kaseti büyüklüğünde bir kutu çıkıyor ve tam suratıma yakınlaşıyordu.

 

Bu ilk olduğunda, bana vuracağını düşünerek ürpererek geri çekildim, ama vuştan hemen önce, kutu açıldı ve dünyada olacak olan bir olayın küçük bir televizyon resmi gibi bir şeye dönüştü. Seyrederken, resme doğru çekildiğimi hissettim ve sonra da olayı sanki içindeymişim gibi canlı olarak yaşadım. Bu oniki kere oldu ve oniki kez gelecekte dünyayı sarsacak olayların ortasında durdum.

 

O sırada bunların gelecekte olacak olaylar olduğunu bilmiyordum. Tek bildiğim çok mühim olayları gördüğümdü ve bunlar sanki bana gece haberleri gibi geliyordu, yalnız bir tek farkla; ekrana doğru çekiliyordum.

 

Dannion'e daha sonra kehanet niteliğindeki vizyonlar gösterilmiş ve 28 dakika sonra morgdaki bedenine geri döndürülmüştü.

 

Bu yazının orjinaline aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

 

Ölüme yakın bir deneyim yaşamışsanız, yaşadığınız deneyimi  bizimle paylaşabilirsiniz. Lütfen iki  A4 sayfasını geçmeyecek şekilde    burzsan@gmail.com  adresine isim ve afesinizi telefon numaranızı da yazarak bildirin .Sizinle yazınız üzerinden fikir teatisi yapabiliriz.

Saygılarımız …

Burhan Z. SANUS

 

 

 

 

 

 

Cennet Gerçek: Bir doktorun Öbür Dünya Deneyimi

Dr. Eben Alexander

 

 

 

 Çeviren :

Aylin ER

Yrd.Doç.Dr. Balıkesir Üniversitesi

balikesir.edu.tr

Eğitim :   LİSANS-BAÜ Fen-Edebiyat

Fakültesi  Biyoloji (1997-2001)

YÜKSEK LİSANS-BAÜ

Fen Bilimleri Enstitüsü OFMA Biyoloji Eğitimi (2001-2003)

 

Komaya giren bir beyin cerrahı hiç ihtimal vermediği bir deneyimle karşılaştı :

 

— Öbür dünyaya yolculuk.

 

Bir beyin cerrahı olarak, ölüme yakın deneyim olayına inanmazdım. Beyin cerrahı olan bir babanın oğluolarak bilimin içinde yetiştim. Babamın yolundan gittim ve Harvard Üniversitesi ve diğer üniversitelerde akademisyenlik yaptım.İnsanların ölüme yakın deneyimler yaşadığında beyinlerinde ne olduğunu biliyorum ve her zaman ölümden kıl payı kurtulanların yaşadığı bu ilahi ölüme yakın deneyimlerinin iyi birer bilimsel izahı olduğunu düşünürdüm.

Beyin şaşılacak derecede gelişmiş olması yanında aşırı derece hassas bir mekanizmadır. Ona ulaşan oksijen miktarını biraz azaltın hemen tepki verir. Çok ciddi travma yaşayan insanlar, bu deneyimden garip hikâyalerle geri dönmüş olmaları pek de şaşırtıcı değildir.. Ama benim için, bu onların gerçek olan herhangi bir yere seyahat ettikleri anlamına gelmezdi.

 

Kendimi inançlı bir Hıristiyan olarak kabul etmiş olmama rağmen,inancım gerçek anlamda inanmanın ötesinde sadece isimde kalmaktaydı. İsa’yı dünyanın ellerinde acı çeken, iyinin de ötesinde bir insan olduğuna inanmış insanları hiç bir zaman hor görmedim. Ötelerde bir yerlerde bir Tanrı olduğuna ve bizi

koşulsuz sevdiğine inanan insanlara da derinden sempati duyuyordum. Aslına bakarsanız, o insanların bu inançlarından dolayı hissettikleri güvene de gıpta ediyordum da. Ancak, bir bilim insanı olarak, basit anlamda bildiğim şey onlardan çok kendime inanmaktı.

 

2008 yılını sonbaharında, beynimin insanî kısmı olan neokorteksimin devre dışı durumda kaldığı yedi günlük bir komadan sonra, öylesine yoğun bir şey deneyimledim ki, bu deneyim bana ölümden sonra bilincin yaşadığına bilimsel olarak inanmama yol açtı.

 

Benimki gibi bu tarz anlatılanların ne kadar kuşku doğurduğunu biliyorum.O yüzden size hikâyemi bir bilim adamı olarak bilimsel ve mantıksal bir dille anlatacağım…

4 yıl önce sabahın erken bir saatinde aşırı derecede yoğun bir başağrısı ile uyandım. Saatler içinde beynin düşünceleri ve duyguları kontrol eden ve özde bizi insan yapan kısmı olan korktesimin tümü faaliyeti durdu. Benim de beyin cerrahı olarak çalıştığım Virginia’daki Lynchburg Genel Hastanesi’nin doktorları, yenidoğanlarda daha çok gözüken, nadir bir tür olan bakteriyel menenjite yakalandığımı tespit ettiler. E.koli bakteri beyin omuriliği sıvıma karışmıştı ve beynimi yemekteydi

O sabah acil servise geldiğimde, bitkisel hayat ötesinde yaşam şansım çok düşüktü ve daha sonra da neredeyse yok olma noktasına geldi. 7 gün boyunca bedenim tepkisiz ve üst seviyedeki beyin fonksiyonlarımın tamamen  devre dışı olduğu derin bir komada kaldım.

Daha sonra, hastanedeki 7. günümün sabahında, doktorlarımın tedaviyi devam ettirip ettirmeyeceklerini değerlendirdikleri bir anda gözlerim açılıverdi.

Bedenim komadayken, zihnimin–bilincimin ve içbeninim—canlı ve iyi olmasının bilimsel bir açıklaması yok. Korteksimdeki nöronlar, bakteriler tarafından saldıraya uğrayıp etkisiz bir hale gelirken, beynimden özgür olan bilincim, varolduğunu hiç hayâl etmediğim ve komadan önceki eski halimin basit anlamda imkânsız olduğunu memmuniyetle açıklayacağı, evrenin daha geniş bir diğer “boyut”una seyahat etmişti.

 

Ancak, bu boyut, ölüme yakın deneyim ve diğer gizemli durumları deneyimleyen sayısız kimselerce kabaca ana hatları iletarif edilenle aynı ve buradaydı. Mevcuttu ve gördüğüm ve öğrendiğim şey gerçek anlamda beni yeni bir aleme taşımıştı: O öyle bir dünya ki; beynimizden ve bedenlerimizden çok daha öte bir varlık olduğumuz ve ölümün bilincin sonu olmayıp,çok daha geniş ve hesaplanamaz pozitif bir yolculuk olduğu bir dünya…

 

 

Bilincin, bedenin ötesindeki varlığını keşfeden ilk kişi ben değilim. Bu alemin özlü ve muhteşem anlık bakışları insanlık tarihi kadar eski. Ancak, korteksi tamamen devre dışında olan ve komada kaldığım 7 gün boyunca her dakika bedeni tıbbî inceleme altında olan bildiğim kadarı ile benden başka şimdeye kadar kimse bu boyuta bu şekilde seyahat etmemişti.

 

Ölüme yakın deneyime karşı yapılan başlıca tüm tartışmalar, bu deneyimlerin korteksin minimal, en az, en kısa süreli ya da kısmî bozukların sonuçları olduğu yönündeydi. Ancak, benim ölüme yakın deneyimim, korktesimin bozukluğu sırasında değil,tamamen devre dışı kalması ile gerçekleşmişti. Bu, menjitimin ciddiyeti ve devam sürecinin ve global kortikalin CT taramaların ve nörolojik incelemelerin belgelenmesi ile netleşmiş bir durumdur. Beyin ve zihin konusundaki bugünkü tıbbî anlayışa göre; aşırı canlı ve tamamen anlamlı bir sipiritüel yolculuk yaşamam şöyle dursun, komada kaldığım süre boyunca sınırlı ve hattâ az da olsa belirsiz bir bilinç halini deneyimlememin bile hiç bir yolu olamazdı.

Bana neler olduğunu açıklamam aylarımı aldı. Bu sadece koma süresince tıbbî imkânsızlıklardan kaynaklı değil, o esnada olan biteni nasıl anlatacağımı bilemediğimle ilgiliydi.Maceramın başlarında, derin mavi-siyah bulutların karşında beliren büyük, kabarık, pembe-beyaz bulutların içindeydim.

Bulutların da üzerinde —ölçülemeyecek yükseklikte— saydam, titrek ışıklı varlık kümeleri arkalarında uzun, ışık hüzmesi şeklinde çizgiler bırakarak yay şeklinde gökyüzüne kümelenmişlerdi.

Bunlar kuş muydu?, melek miydi? Bunların ne olduğunu, hatırladıklarımı yazarken  daha sonra açıkladım.

 

Ama her iki kelime de bu gezegendeki herhangi bir şeyden basit anlamda farklı olan bu varlıkları anlatamaz. Onlar çok daha gelişmiş varlıklardı. Onlar gelişmiş, üst formlardı.

Çok büyük, devasa ve görkemli bir dini şarkı gibi gürleyen bir ses aşağıdan yukarıya doğru geldi ve bu sesi kanatlı varlıklar mı çıkarıyor, diye düşündüm. Buna daha sonra tekrar düşündüğümde, bu varlıkların uçarken keyiflerinden bu sesi çıkardıklarını buldum ki eğer onlar bu keyiflerinden dolayı bu ses

çıkmıyor olsaydı, o zaman basitçe kontrol altına da alamazlardı. Ses, açık, belirgin ve neredeyse cismaniydi ve  sanki teninize damlayan sizi ıslatmayan yağmur gibiydi.

Orada burada olduğu gibi görmek ve duymak birbirinden ayrı değildi. Bu gözkamaştırıcı, harikulâde varlıkıların gümüşî, isimli bedenlerinin görsel güzelliklerini duyabiliyordum ve söylediklerinin dalgalı mükemmelliğinin zevkini, sevincini görebiliyordum. Bu dünyada onun bir parçası olmadan-gizemli bir şekilde buna katılmadan- bir şeyi göremez ya da dinleyemez gözükmekteydi. Yine, benim şuanki bakış açımla, o dünyadaki hiç bir şeye bakamazsınız. Baktığınız şey, sizi bakan ve bakılan ayrımına getirmekte ki,bu da orada mevcut değil! Herşey açık ve belli olmasına rağmen yine herşey herşeyin bir parçasıydı.

 

Tıpkı zengin ve birbirine karışmış desenli bir iran halısı ya da bir kelebeğin kanatları gibi…

Gittikçe daha da garipleşmekteydi.Yolculuğumun çoğunluğunda yanımda birisi bana eşlik ediyordu. Bir kadın. Bu kadın genç biriydi ve onu tüm detayları ile hatırlıyorum. Yüksek elmacık kemikleri ve derin mavi gözleri vardı.Kızıl kahverengi bukleli saçları güzel yüzünü çevreliyordu. Onu ilk gördüğümde, ikimiz beraber karışık desenli bir şeyin üzerindeydik ve daha sonra bunun bir kelebeğin kanatları olduğunu fark ettim.

Aslında milyonlarca kelebek, geniş kanatlarını çırparak ormana dalıyor ve tekrar yukarı yanımıza gelip, etrafımızı pastel turuncu, şeftali rengi)  diğer herşeyden daha yoğunve kuvvetli ve süper parlak canlılıktaydı. Bana öyle bir bakış attıki, 5 saniye o şekilde size bakılsa,şu ana kadar hayatınızda  ne olmuş olursa olsun, tüm hayatınız yaşamaya değer bir hal alırdı.

Bu o romantik bakışlardan değildi. Bu bir arkadaşın bakışı da değildi. Aşağıda olan, bu dünyadaki tüm farklı şekildeki sevgi bakışlarından öte bir şeydi. Bu bakış, içinde sevgi barındıran tüm diğer sevgi içerikli bakışları da kapsayan ama ondan daha öte ve bir o kadar da herşeyden daha büyük, muazzam bir şeydi.

 

Benimle sözcük kullanmadan konuştu. Mesajı sanki bir rüzgar ile bana ulaşmıştı ve ben aniden bunun gerçek olduğunu anladım.Bu, tıpkı etrafımızdaki dünyanın gerçek olduğu kadar hakiki idi. Bu, bir fantazi, geçici, rastgele ve hayali değildi.

 

 

 

Mesaj 3 kısımdan oluşmaktaydı. Eğer dünyevî dile çevirirsem,belki  şu şekilde ifade edebilirim:

“Sonsuza kadar içtenlikle sevilip, değer veriliyorsun.”

“Korkacak hiç bir şey yok.”

“Yanlış yapabileceğin hiç bir şey yok.”

 

Bu mesaj, beni çılgınca ve muazzam bir rahatlama duygusu ile kapladı. Bu sanki tüm hayatım boyunca tamamen anlamadığım bir oyununun uymam gereken kurallarının bana iletilmesi gibi bir şeydi.

Kadın,yine kelimeleri kullanmadan, kavramsal özünü direk bana ilettiği bir şekilde:

“Burada sana pek çok şey göstereceğiz. Ama neticede sen geri döneceksin.”diye hitâp etti.

Buna karşı tek bir sorum oldu:

“Nereye geri döneceğim?”

Ilık bir rüzgar esti. Bu tıpkı harika yaz günlerindeki ağaçların yapraklarını sallayan ve eşsiz, cennet gibi suları yalayarak geçen, birdenbire ortaya çıkan bir rüzgar gibiydi.Bu ilahi bir meltemdi.Herşeyi, etrafımdaki dünyayı, daha yüksek bir oktava , daha yüksek bir titreşime  dönüştürdü.

Çok az bir dil fonksiyonuna sahip olmama rağmen, en azından dünyada o şekilde düşündüğümüz gibi, bu rüzgârın arkasındaki  ya da rüzgârın içindeki ilahi varlığa  kelimeleri kullanmadan sorular sormaya başladım:

“Bu yer neresi?”

“Ben kimim?”

“Ben neden buradayım?”

Her seferinde sessizce bir soru soruyordum ve  cevap anında ve sanki ışık, renk, sevgi, ve güzellik dalgaları şeklinde bana çarpıyordu. Bu dalga patlamalarındaki önemli şey bunların benim sorularımı  basitçe baskın bir şekilde dindirmesi değildi. Onlar sorularımı bir nevi kestirme bir dille, kestirme bir yolla cevap veriyorlardı. Öyle ki, düşünceleri direk bana ulaşıyordu. Ama bu dünyada tecrübe ettiğimiz düşünce gibi değildi.

Bu, anlaşılmaz, esasa dayanmayan ya da soyut değildi. Bu düşünceler—ateşten sıcak, sudan ıslak— esaslı, yoğun, aralıksız  ve dolaysız olarak anında geliyordu ve dünya yaşamamımda anlamamanın yıllar alacağı bu cevapları, ben,anında ve bir çaba göstermeden anlayabiliyordum.

İlerlemeye devam ettim ve kendimi tamamen karanlık, sonsuz boyutta yoğun bir boşlukta buldum.Ama bu, son derecede de rahatlatıcıydı.Bu, zifirî bir karanlıktı ve ışık ile de dolup taşıyordu: Yanıma geldiğini hissettiğim bir küreden, gök küresinden gelmiş gibi bir ışıktı. Bu küre, benimle ve beni çevreleyen bu geniş, muazzam varlıkla aramızda bir çeşit “tercüman”dı. Bu, sanki, evrenin kendisinin devasa kozmik bir rahmin olduğu ve bir şekilde benimle bağlantıda olduğunu hissettiğim ya da kelebeğin kanadındaki o kadına benzer kürenin de bana rehberlik ettiği, daha büyük bir aleme doğmak gibi bir şeydi.

Daha sonra, dünya yaşamına geri döndüğümde, 17. Yüzyıl Hıristiyan şairlerinden Henry Vaughan’ın bu büyülü yeri, muazzam büyüklükteki, zifiri siyah renkte öze sahip olan Rabbın, Tanrının evi olarak  tarif ettiği bir alıntıya rastgeldim.

“Bazıları, Tanrının derin ama başdöndürücü parlak karanlıkta olduğunu söylerler.”

Bu aynen o şekildeydi: Zifirî karanlık içinde ama ışık, nur taşıyordu.

Bunun kulağa nasıl olağandışı, dürüstçe söylemek gerekirse inanılır gelmediğini çok iyi biliyorum. Eskiden bana birisi, hatta bu bir doktor da olsa, böyle bir şey anlattasaydı, o kişinin vehmin, hayalin ve aldanmanın etkisinde olduğuna emin olabilirdim. Ama bana olan şey,hayalin çok ötesinde, düğün günüm ya da iki oğlumun doğum günleri gibi hayatımda gerçek olan herşey kadar gerçekti.

Bana olan şey açıklama gerektiriyor…

Modern fizik bize evrenin, bölünmez, tek bir yapı olduğunu söylüyor. Ama bizler ayrım ve farkın olduğu bir dünyada yaşıyor gözüküyoruz. Fizik bize görünenin altında yatanı,evrendeki  her bir nesnenin ve olayın tamamen birbiri ile bağlantılı olduğunu ve hakiki anlamda bir ayrımın olmadığını anlatıyor.

Yaşadığm tecrübemden önce bu fikirler benim için soyuttular. Bugün, “gerçek”ler!!. Bu evren sadece “tek bir bütün”olarak tarif edilmiyor ve ayrıca artık biliyorum ki “sevgi” ile de tarif ediliyor.

Koma süresince tecrübe ettiklerimden (hem şok, hem de zevk ile) evren, hem Einstein’ın hem de İsa’nın farklı şekillerde anlattığı “aynı” evrendir.

Ülkemizdeki en prestijli Tıp Kurumlarında beyin cerreahı olarak yıllarımı geçirdim. Benim bir zamanlar düşündüğüm (ama artık şimdi biliyorum ki; tanrıdan yansıyan evrendeki koşulsuz sevgi her daim bizim üzerimizde) ve benim gibi pek çok meslektaşımın da savunduğu teori: “beyin, özellikle de korteks, bilinci üretmektedir ve bizler, şimdi  koşulsuz sevgi şöyle dursun, her türlü duyguların yoksunluğundaki bir evrende yaşamaktayız.” Ama bu teorinin, bu inancın hükme artık geçerli değil. Bana olan şey ile bu teori hükmünü yitirdi ve hayatımın geri kalan kısmındaki niyetim; bilincin hakiki anlamını,mahiyetini

araştırmak ve fiziksel beyinden çok ama çok daha öte varlıklar olduğumuzu olabilidiğince net olarak hem bilim adamlarına hem de geniş bir kitleye karşı savunmak olacaktır.

Yukarıda anlattığım üzere bunun kolay bir iş olacağını beklemiyorum. Eski bilimsel teorinin kalesindeki kırık, çatlak hatlarını göstermeye başladığnızda ilk başlarda kimse bununla ilgilenmek istemez. Bu eski kaleyi onarmak çok fazla iş gerektirir ve eğer yıkılırsa da onun yerine tamamen yeni bir tanesi yapılacaktır..

Bunu böyle olduğunu ilk elden kendim tamamen iyileşip de ayağa kalktığımda– sabırlı ve çilekeş eşim Holly ve iki oğlumun dışında–diğer insanlarla bana ne olduğu konusunda konuşmaya başladıktan sonra öğrendim. Özellikle tıp meslektaşlarım arasında kibarca gösterilen inanmayış, şüphe, benim bir hafta süresince beynimin işleyişinin bozulması ile gördüğüm ve tecrübe ettiğimin muazzamlığını anlamalarını sağlamanın ne büyük bir iş olduğunu, fark etmemi sağladı.

 

Hikâyemi anlatmak konusunda zorluk çekmediğim ender yerlerden bir tanesi, bu tecrübeyi yaşamamdan önce çok az ziyaret ettiğim yer olan  kilise oldu.Komadan çıktıktan sonra kiliseye yaptığım ilk ziyarette her şeyi çok daha net bir gözle görüp, fark ettim. Kilisenin vitray camlarındaki renklerin, öte, ilahi dünyadaki manzaranın parlak, nuranî güzelliğini hatırlatmıştı. Orgun tok, kalın bas notaları, bana o alemde düşüncelerin ve duyguların dalgalar şeklinde bana nasıl ulaştığını hatırlattı.

Esas en önemlisi de, İsa’nın ekmeği havarilerine bölüştürdüğü resmin, bende bu yolculuğumun kalbinde en derin yerinde yatan“bizler, çocukken pazar okulunda öğrendiğimden çok daha büyük ve muhteşem, ölçülemez bir şekilde koşulsuzca tanrı tarafından sevilip, kabul görüyoruz.” mesajını uyandırdı.

Bugün pek çokları artık dinin sipiritüel gerçeklerini yaşamının gücünü yitirdiğini, inancın değil de bilimin hakikate giden yol olduğuna inanmaktalar. Bu tecrübemden önce ben de güçlü bir şekilde buna inanmaktaydım.

Ama şimdi anlıyorum ki, bu fikir çok basit kalıyor. Açık ve net olan gerçek, insan bilincinin araçtan çok üreticileri olan beden ve beynin materyalist resmi artık hükümsüzdür.Onun yerine zihin ve beden konusunda yeni bir fikir ortaya çıkacaktır ki, hali hazırda çıkmaktadır da. Bu fikir bilim ve sipiritüeliteyi “eşit” ölçüde dikkate alan ve tüm büyük bilim insanlarının ve tarihin hep değer verdiği bir şey olan “hakikat”e değer veren bir fikir yapısıdır.

Hakikatin bu yeni resmi bu iki şeyi bir araya getirmesi epey bir zaman alacaktır. Benim zamanımda ve hattâ oğullarımın zamanında bile bunun gerçekleşeceğinden şüpheliyim. Aslında, hakikat tamamlanamayacak bir resimdir. Hakikat, çok geniş, kapsamlı, karmaşık ve indirgenemez, küçültülemez bir şeydir. Ama esas itibariyle,evreni, gelişen, tekamül eden, çok boyutlu ve her bir atomuna kadar bir anne babanın çocuğunu şiddetli sevmesinden daha çok şiddetle seven ve ilgilenen bir tanrı tarafından sevilip ilgilenildiğini gösterecektir de.

Halâ doktorum ve yaşadığım tecrübeden önce nasıl bir bilim adamı isem halâ bir bilim adamıyım. Ama derin seviyede ben daha önce olduğum kişiden farklıyım. Çünkü, hakikatin ortaya çıkmış resmini bir an için gördüm. Bunun yapacağımız her şeye değer olduğunu, bizden sonra gelenler için de doğru bir şey olduğunu söylüyorsam, bana inanabilirsiniz.