Sedat Ergin

sergin1@hurriyet.com.tr

 

Yayın Tarihi: 01.05.2018

 

                                           Kıyamet günü senaryoları yaklaşırken

12 Nisan 2018

 

DÜNYANIN en seçkin üniversitelerinin uluslararası ilişkiler alanındaki en parlak otoritelerine ya da diplomasi alanındaki en kalbur üstü şahsiyetlere sorabiliriz... Ya da dış politika ve yakın dönem dünya tarihi üzerine yazılmış en önemli bilimsel eserleri alıp inceleyebiliriz...

 

Başvuracağımız bu kaynakların hiçbirinde, bir ABD Başkanı’nın tweet mesajı atarak Rusya’ya ve uluslararası topluma “Hazır ol Rusya, çünkü füzeler geliyor. Güzel, yeni ve akıllı füzeler...” mesajı vermesini çağrıştıran, buna benzeyen bir vakayla karşılaşmanız söz konusu olmayacaktır.

 

Bir süper gücün liderinin dünya barışını en hayati derecede ilgilendiren bir konuyu ele alırken başvurduğu yöntem ve kullandığı üsluba baktığımızda, artık uzmanlığın, bilginin anlamının kalmadığı, sağduyunun, diplomasinin tümüyle iflas ettiği bir eşiğe geldiğimizi kabul etmeliyiz. Bugünlerde sanki bir fantezi evreninin içinde yol alıyoruz.

 

Bütün dünyayı diken üstünde oturtan bu gelişmede olabilecek en kötü durum senaryolarını da hesaba katmak zorundayız. Rusya açıkladığı şekilde ABD’nin ateşleyeceği füzeleri düşürürse, Suriye üzerindeki bu anlaşmazlık birden yerküreyi bir ABD-Rusya askeri çatışmasının alevleri içine atmaz mı?

 

Galiba Soğuk Savaş yıllarında bile karşılaşmadığımız türden bir büyük çatışma riski zemin kazanıyor üzerinde yaşadığımız gezegende. Bu durumda Soğuk Savaş yıllarının karşılıklı caydırıcılığın getirdiği bir hayli öngörülebilir ve emniyetli bir dünya olduğuna hükmetmemiz gerekecek.

 

İçinde bulunduğumuz koşulları Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının hemen öncesindeki döneme benzeten pek çok yorumcu var. Bu savaş bir suikastla tetiklenmiş ve çatışmalar kısa zamanda Avrupa kıtasından Kuzey Afrika’ya, oradan Ortadoğu’ya, Kafkasya’ya kadar pek çok cepheye yayılan bir ‘cihan harbi’ne dönüşmüştü.

 

Savrulduğumuz bu küresel türbülansın birçok düşündürücü yönü var. Bunlardan biri, uluslararası sistemin 2018 yılına gelindiğinde, kimyasal gaz kullanımını önleyecek bir caydırıcılığı henüz yaratamamış olmasıdır. Hâlâ bu silaha başvurabilen canilerin –bütün oklar Beşar Esad’ı işaret ediyor- ortalıkta olması, insanlığın evriminde anlamlı bir ilerleme olmadığını bize anlatıyor.

Bir diğeri, kimyasal gaz kullanımının yol açtığı geniş ölçekli bir kriz parlak verdiğinde, bunu kontrol altına alacak, çözüm üretecek uluslararası mekanizmaların yetersizliğidir.

 

Bir bu kadar vahimi, krizin tırmandığı bir noktada devreye girerek barışın tesisi yönünde ağırlığını koyabilecek hiçbir aktörün bulunmamasıdır. Üzerinde yaşadığımız gezegenin geleceği, büyük oyuncuların lider kadrosuna baktığımızda, çoğunluğu makul olmayan bir dizi şahsiyetin eline kalmıştır.

Uluslararası sistemin işleyişinde belirleyici olan, tehdit, kabadayılık ve fiili güç kullanımıdır.

 

Küresel gerilimin bu şekilde tırmanması ve sıcak bir çatışmaya dönüşme potansiyeli taşıması Türkiye’yi de hayati bir şekilde ilgilendiriyor.

 

Öncelikle çatışmanın Suriye’de sahada yol açabileceği olumsuzluklardan kaygılanmalıyız. Bugün Suriye’de hepsi elinde silah tutan pek çok ülke ile devlet dışı aktör ve terör grubu var. ABD, Rusya, Esad rejimi, Türkiye, İran ve Fransa ile devlet dışı kategoride muhtelif muhalif gruplar, DEAŞ, El Nusra ve PYD/YPG’yi bu çerçevede sayabiliriz. Tabii Suriye’ye belli aralıklarla askeri açıdan müdahil olan İsrail’i de önemli bir askeri güç olarak bu toplama eklemeliyiz.

 

Kriz yayıldığı takdirde Suriye sahasında kaotik bir durumun ortaya çıkması işten değildir.

Böyle bir kaos senaryosunun kuvveden fiile çıkması halinde, bataklığın yanı başında olması ve ayrıca sahada askeri güç bulundurması açısından Türkiye’nin bu durumdan etkilenmemesi güçtür.

 

Sorun yalnızca sahada karşılaşabilecek ihtimallerle sınırlı değil. Suriye üzerinden küresel ölçekteki bir çatışma Türkiye’yi siyasi ve diplomatik sonuçları açısından da ciddi bir şekilde zorlayacaktır. Türkiye, Rusya ve İran’la Suriye’nin geleceğini belirlemek üzere bir tür kader birliği içine girmiş olduğu bir noktada, Batı dünyası ile bu iki müttefiki arasında ciddi bir şekilde sıkışacaktır.

 

Kimyasal gaz kullanımıyla suçlanan Esad rejimi söz konusu olduğunda Rusya ve İran’a değil, çatışmanın diğer tarafı Batı ülkelerine daha yakın durması, Türkiye’nin bir denge noktası bulabilmesinde ciddi bir kırılganlık yaratacaktır.

 

 

Suriye  FIRAT NEHRİ Bölgesi

 

 

 

İç savaştan Türkiye’ye kalan ağır bir miras: İdlib

14 Nisan 2018

 

SURİYE’de sahadaki gelişmeleri raporlayan Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin son duyurularından birine göre, dün Doğu Guta’dan tam 85 otobüsten oluşan bir konvoy ayrıldı. Raporda, konvoyun varış noktasının Türkiye’nin kontrolündeki Fırat Kalkanı bölgesi olduğu belirtiliyordu.

Son konvoyda tahliye edilen “savaşçılar ve aileleri”nin sayısı “binlerce” olarak ifade ediliyor. Bu konvoyda yer alanlar, Ceyş ül-İslam (İslam Ordusu) adındaki selefi grubuna bağlı rejim muhalifleri. Türkiye’nin işbirliği yaptığı Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) dışında kalan bu grup, ABD’nin terör örgütleri listesinde sıralanıyor.

 

Varılan anlaşma çerçevesinde Doğu Guta’dan daha önce çıkan konvoylarda ise Faylak el-Rahman ve Ahrar üş-Şam gibi gruplar yer almıştı.

 

İslam Ordusu konvoylarının Fırat Kalkanı bölgesine geçişi, son dönemde Esad rejimi muhaliflerinin bu coğrafyada yarattığı yığılmanın niteliğine de ışık tutuyor. Buna karşılık, Afrin’in hemen altında Hatay’ın doğusundaki İdlib bölgesinde durum daha da düşündürücü bir tablo çiziyor.

 

İdlib, geçen şubat ayı başında nüfusu 2 milyon 600 bin olarak hesaplanan, bu toplamın yaklaşık yarısı savaşta yerinden edilmiş kişilerden oluşan bir

bölge. İdlib’in nüfusun son iki ay içinde Doğu Guta ve diğer bölgelerden gelen muhaliflerle daha da arttığını söyleyebiliriz.

Sonuçta Türkiye, Suriye topraklarının Hatay, Kilis ve Gaziantep sınırlarına bitişik iki bölgesinde önemli bir nüfus yığılması sorunuyla karşı karşıya.

 Savaşın sonuna gelinmesiyle birlikte, Beşar Esad muhaliflerinin büyük bir bölümü ‘savaşın kaybeden tarafı’ olarak bu bölgeye sığınıyor.

 

Bu arada,

İdlib’de sahadaki kontrolün önemli ölçüde El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra çizgisindeki ‘Heyet Tahrir üş-Şam’ örgütünde olduğunu hesaba katarsak,

 işin ciddiyeti daha iyi anlaşılabilir.

 

Özetle, çoğu cihatçı çizgideki muhalifler, Esad rejimi ile Türkiye arasına sıkışmış durumdalar. Üstelik bu bölgelerden biri (Fırat Kalkanı) doğrudan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolünde. İkincisi İdlib ise Rusya ve İran’ın da katıldığı Astana sürecinde ‘çatışmasızlık bölgesi’ ilan edilerek, bunun denetim sorumluluğu Türkiye’ye zimmetlendi. Türkiye, bu amaçla rejim ile muhalifleri ayıran sınır boyunca tampon olarak dokuz askeri gözlem noktası kurmuş

 bulunuyor ve üç nokta daha kuracak.

 

Bu çerçevede Türkiye’yi bekleyen sorunları şöyle özetleyebiliriz:

 

Birinci sorun, bir göç dalgası ihtimalidir. Esad rejimi, Doğu Guta’da ve ülkenin başka köşelerinde yaptığı gibi bu grupları ortadan kaldırmaya ya da bulundukları yerden sürmeye kalktığı takdirde, çok büyük bir göç dalgasını tetikleyecektir. Türkiye’yi en çok endişelendiren ihtimallerden biri budur ve İdlib’de kurulmakta olan askeri gözlem noktalarının önemli işlevlerinden biri, rejimi böyle bir hamleden caydırmak noktasında beliriyor.

 

İkincisi, sınırın yanında kümelendiklerine göre, Türkiye’nin bu cihatçı topluluklarla komşu olarak yaşama seçeneğiyle barışık hale gelmesi gerekecektir.

Komşu seçimi için en ideal, en huzurlu topluluklardan söz etmiyoruz. Bu durumun sınır güvenliğine ek olarak, siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik açılardan pek çok sorun yaratacağını tahmin etmek güç değildir.

 

Paralel bir diğer sorun, bu grupların bir bölümünün özellikle İdlib’deki Heyet Tahrir üş-Şam’ın (HTŞ), El Nusra bağlantılı olduğu için BM Güvenlik Konseyi kararları çerçevesinde terörist olarak kabul edilmesi ve ateşkesin dışında tutulmasıdır. Rusya, HTŞ’ye karşı askeri bir harekâta kalkışması halinde, bunu Güvenlik Konseyi kararları çerçevesinde meşru bir hareket olarak takdim edebilir. Bu, Türkiye’nin sahada çatışmasızlığı denetleme

görevini üstlendiği bir bölgenin alevlenmesi demektir.

 

Belki de en önemli mesele, bu gruplara Suriye’nin geleceğinde nasıl bir yer bulunacağı sorusunda karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda meseleyi en çarpıcı bir şekilde ortaya koyan isimlerden biri eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış oldu. Yakış, ‘Arab News’ adlı bir web sitesi için kaleme aldığı “Türkiye’nin Suriye’deki ikilemi” başlıklı makalede, muhalif grupların Türkiye’nin sorumluluk taşıdığı alanlara geçtiklerine dikkat çektikten sonra meseleyi bir

paragrafta şöyle özetledi:

 

“Eğer Suriye’nin toprak bütünlüğü korunacaksa, bu gruplar elimine edilmeli ya da bir şekilde Suriye’nin geleceğine eklemlenmelidir. Türkiye’nin, bu grupları ya teslim olmaya ya da bir dönem yıkmak istedikleri Suriye rejiminin altında bir rol üstlenmeye ikna etmek gibi çok zor bir görevi yüklenmesi gerekecektir...”

 

Neresinden bakarsak bakalım, Türkiye’yi Suriye meselesinde bundan sonra çok zor bir dönemin beklediği aşikâr. Bu sorunların göğüslenebilmesi için Türkiye’nin nasıl bir Suriye tasavvuruna sahip olduğunu da ortaya koyması gerekiyor...